50 değişmez yaşam ilkesi

Hayatın sabitleri:1

Bir hafta önceki denememizde "girişimci kişinin 41 özelliğini" paylaşmıştık. Bu denemede de," Bireysel ve toplumsal yaşamı yönlendiren sabitler" üstüne düşündüklerimizi kısa değinmelerle anlatmaya çalışacağız. Değişmez olanları bilmeden, hayatin sabitlerini kavramadan, nelerin nasıl değiştiğini kavramak zordur. Size sunduğumuz "hayatın sabitleri" konusunda düşüncelerinizi bizimle paylaşırsanız; bilginin paylaşıldıkça büyümesine katkı yapar, yapıları oluşturan "sabitlere" ilişkin daha net bilgilere ulaşabiliriz.

Bu ilk yazıda sizlerle hayatın 10 değişmezini paylaşacağız. Diğerleri ile ilgili bilgileri ise bir sonraki yazıda aktaracağız:

01. İnsan ömrü ve toplum ömrü: 
Yaşamın temel değişmezlerinden biri, insan ömrünün sonlu ve kısa, insanların bir araya gelerek oluşturdukları toplumların ömrünün ise görece daha uzun olmasıdır. Ortalama 30 bin gün bile olmayan insan ömrü, yaşamın algılamasını etkileyen temel etkenlerden biridir. İnsan, ölüm bilinci nedeniyle, kısa ömrüne çok şey sığdırmak ister. Hayata çok şey sığdırma isteği insandaki benciliği öne çıkar. İnsan ömrünün kısalığı ile toplum ömrünün görece uzunluğu, "Mehmet'in çıkarları ile memleketin çıkarlarını" ayrıştırabilir. İyi yönetici ya da yönetim, "Mehmet'in çıkarları ile memleketin çıkarlarını dengeleyebilmek" demektir. Hayatın özündeki bu ölçü temel "sabitlerden" biridir; bu sabiti kavramadan, nelerin değiştiğini, neden değiştiğini, nasıl değiştiğini, değişmenin hızının ne olduğunu, ne yönde ilerlediğini ve ne gibi etkiler yaptığını yeterince kavrayamayız. Hayatı iyi kavramak ve anlamak istiyorsak, insan ömrünün kısalığı ile toplum ömrünün uzunluğu arasındaki karşılıklı-bağımlılık ilişkilerinin yarattığı çelişkileri iyi kavramalıyız; karşılaştığımız olguları birey ile toplumun çıkarları mihenginde denemeliyiz.

02. Hiyerarşi mutlaktır ilkesi:
 İnsanlık her dönemde eşitlik, kardeşlik, barış ve huzur ideallerinin peşinde koşmuştur. İnsanların eşitlik arayışı "hiyerarşi mutlaktır" ilkesini tümüyle aşabilme gibi sonuç yaratamamıştır. Aklını ve enerjisini daha iyi kullanabilenler, kullanamayanlara göre bir adım öne geçmektedir. Girişimci yeteneklere sahip olanlar, çevrelerinde değer katacak bir şey bulurken, sıradan olanlar, başkalarından emir alarak yaşama zorunda kalır. 
"Hepsi evlat, hepsini aynı derecede severim" sözü kulağa hoş gelse bile, anne-babalar bu sözü sık yineleseler de, üretken ve katkı yapan çocuklarına sempatilerinin daha büyük olduğuna çoğumuz tanıklık etmiştir. Halkın akıl birikimi, binlerce yılın deneyimlerinin süzgecinden geçirerek, " Varsa akıllı evladın, gereği yok malın mülkün, yoksa akıllı evladın anlamı yok malın mülkün !" diyerek, akıl ve üretkenliğine olan güvenimizi çok net anlatmıştır. 
Eğer başkalarının bizim hak ve çıkarlarımıza yönelik yanlış tutumları önlemek istiyorsak onlara yumuşak ve sert gücümüzün varlığını göstermemiz gerekir. Hiyerarşinin mutlaklığını yaygın biçimde dış politikada "idealistler" ve "realistler" akımların çatışmasında gözleriz. 
Hayatta ,"zor oyunu bozmaktadır". Hiyerarşinin eşitsizliğine karşı direncin en etkin yolu, eşdeğer güçler yaratmadın.

03. Boşluk ilkesi: 
Bireysel ve toplumsal yaşama yön veren bir başka değişmez "boşluk ilkesidir". Birey ya da toplumların başarıları, önemli ölçüde başkalarının bıraktığı "boşlukları" doldurmayla ilgilidir. Okul günlerinde deneylerde hepimizin öğrendiği gibi, hayat "bileşik kaplara" benzer. 
Doğa boşluğu asla sevmez, kriz dönemlerinde "normal koşullar" değişir; en büyük ile en küçüğün iç içe geçmeleri yaşanır ama kısa süre sonra matematikçiler "kuvvet yasaları" dedikleri güçler devreye girer ve "yeni normal" koşulları oluşur. 
Eğitim düzeyi, entelektüel kapasitesi ve sistem kapasitesi farklı olanların bıraktıkları "boşluk " nitelik ve nicelik değiştirir: Herkesin bıraktığı "boşluk" vardır; o boşluğu yakalayan ve dolduranlar kazançlı çıkar. Bakış açısında ve birikimlerinde "boşluk sorgulama" alışkanlığı olmayanlar, işlerini iyi yönetmez, gelişmelerin akışına bırakmak zorunda kalabilir.

04. Hız ilkesi: 
Hayata yön veren bir diğer değişmez " hız ilkesidir". 
Daha hızlı olan fırsatlardan daha geniş ölçüde yararlanırken, hızı düşük olan daha az yararlanabilir. Savaşlarda olduğu gibi, iş yaşamında hız ve esneklik rakibin önüne geçmenin gerek şartıdır.
Bugünün dünyasında ölçek büyüklüğünün artırdığı "erişebilme olanaklarını", küçük ve ortak ölçek yapının "hız ve esnekliği" ile dengeleyen "işbirlikleri ve ortaklıklar" yapabilenler rekabette öne geçiyor. Tersine, hantallaşan, gelişmelere karşı "alternatif tepki biçimlerini" hızla hayata taşıyamayanlar ise iş yaşamında yitirenler arasındaki yerini alıyor.

TV dizilerinde belgesellerin bize gösterdiği vahşi yaşamlarda tanıklık ettiğimiz olgu çok net: Hızı yüksek olan hızı düşük olanın yaşamına son verir. 
Doğanın çok temel ilkelerinden biri olan "hız ilkesi", Bilgi Toplumu aşamasının da temel sorunumuzdur: Teknolojik gelişmeler, Sanayi Toplumu aşamasının "yerel ve doğrusal ilişkilerini", Bilgi Toplumu aşamasında "üstel ve küresel işleyişe" taşımıştır. Geleceği inşa etmek isteyen birey, topluluk ve toplumlar hız ilkesinin farkında ise, karar ve kurumlarını oluştururken gerçekliğe yakınlaştıran varsayımlara daha yakın durabilir. 

05. Yakınlık ilkesi: 
Üretim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmeler, akışları hızlandırdığı, küresel anlamda erişebilmeyi artırdığı halde, bugün de "yakınlık ilkesi" yaşamın temel değişmezlerinden biri olma özelliğini koruyor. 

Geliştirilen bir iş mekana bağlı tetiklemeli, Stuart Kaufmann "bitişik olanak" dediği etkiyi yaratmalıdır ki, temel görev olan herkese iş sağlamaya katkısı olsun. Tekerleğin icadı kağnıyı, at arabasın, el arabasını, otomobili, elle çekilen ağır bir valisi, seyyar satıcının dükkanını, uçakların uçurulmasını vb. daha onlarca işlevi, onlara bağlı iş yaratılmasını sağladı. 

Örneğin, komşuları ile dış ticareti ağırlıklı olan ülkeler daha düşük maliyetle gelişme yaratır "bitişik etki katsayısı" daha yüksek olur. Uzak ülkelerle ilişkilerin yarattığı maliyet, bugünün olanaklarında bile sınırlama getiriyor; rekabet gücün zorluyor: Durgun sudaki dalgaları göz önüne alın. Bir dalga kendini tamamlamadan ikinci dalga oluşmuyor. Bütün dalgalar taşın atıldığı merkezden doğuyor ve çevreye doğru yayılıyor. Piyasa sisteminde kalkınma süreci de, ülkenin en uygun yerinden başlıyor; giderek ülke derinliklerine yayılıyor. 

Teşvik sistemleri sıçrama yaratmak için geliştirilse de  anonsu kendinden büyük yatırımlar yapılsa da mekan anlamında gelişme, ülkenin kendi iç dinamikleri doygunluğa erişerek ilerliyor. Gelişme "ileriye ve geriye bağlantılarla" ilerliyor; girdi alınan ve girdi verilen üretim tesislerine yakınlık, özellikle envanter ömürlerinin çok kısaldığı günümüzde yakınlık ilkesini yatırım kararlarının önemli bir aracı haline getiriyor. 

Yakınlık etkisinin yarattığı "bitişik olanları" kavramamış olan toplumlarda teşvik sistemleri "aşırı değerlenmiş beklenti" yaratıyor; beklentiler gerçekleşmeyince de toplumun güveni kalmıyor. Daha başka bir anlatımla, bağlanan kaynak ile yaratılan sonuçlar arasında denge kaçabiliyor.

06. Toplanma ilkesi: 
Bir yerde çeşitliliğin, renkliliğin ve zenginliğin yaratılması "toplanma ilkesi" ile sıkı ilişki içindedir. Toplanma ilkesi, aynı zamanda uzmanlaşma ve işbirliği ile sinerji yaratma anlamına da gelir. Bir yerde toplanmayla ilgili ciddi bir güdülenme varsa ve "cazibe merkezi" oluşmuşsa, oraya önce yetenekli insanlar göç ediyor; sonra da sermaye sahipleri yatırım yapıyor. Sanayi Toplumu aşamasında endüstrilerin kurulduğu bölgeler, fabrika-odaklı üretimin çekiciliği toplanma sürecini hızlandırmış ve zenginlik üretmenin tipik merkezleri oluşmuştu. Toplanma ilkesinin önemini kavramadan kentleşme süreçleri de düzenli yönetilemiyor. Gelişme ile kentleşme arasındaki doğrudan ilişki çok güçlü olduğu halde, toplanma ilkesinden habersiz olan yöneticiler " Kır itiyor; kent çekiyor" algısı nedeniyle, toplumu kırsal kesimde tutabilmek için çok fazla kaynak israf etmiştir. Oysa gelişme ile kırsal kesimin göç vereceği iyi anlaşılmış olsaydı, kenti yönetmek önemli hale gelir; başıboş ve düzensiz kentleşmenin yarattığı pahalı gelişme minimize edilebilirdi. Aileden okula, teknik gelişmeden yaratıcı alanlara "toplanma ile zenginleşme" arasındaki bağlamı iyi kavramalıyız; bunun bir "temel değişmez" olduğunu içselleştirmeliyiz ki gereksiz bakış açılarına dayalı kaynak israfına yol açmayalım.

07. Kritik yoğunluk ve kritik eşik ilkesi: 
Olay ya da olgu bileşenlerinin ve bağlamlarının iç dinamiklerinin yarattığı gelişmelerin oku hep büyüme yönündedir. Evrenin sürekli genişlemesi gibi, insanların tasarlayıp örgütledikleri işlerde de "büyüme eğilimi" doğaldır. Büyümenin belli bir yoğunluğa ve derinliğe erişmeden önce büyük sayılar yasası gereğince çan eğrisi dağılımı geçerlidir; en büyük ile en küçüklerin azınlık, ortalama olanların ise ana gövdeyi oluşturması doğaldır. 

Çan eğrisi dağılımında denge durumu vardır. Bileşen ve bağlamlardaki değişmeler ya da "dış etkenler" denge durumunu bozacak duruma gelebilir. Süreç kritik yoğunluğu erişince, "normal koşul" diye adlandırdığımız karşılıklı ilişkilerde çözülmeler başlar. 
Her kritik yoğunluk kendi öncülerini yaratır. Daha önce de belirtildiği gibi, doğa kritik eşikte durmayı sevmez, değişimleri hızlandırır; mevcut yapıda çözülmeler hızlanır ama, aynı zamanda kuvvet yasaları "yeniden örülme sürecini" de başlatır. Bu çok temel "gelişme sabitini" kavradığımız zaman, değişmelerin kritik yoğunluğu ve kritik eşikler üzerine kafa yorar; alternatif tepki biçimlerini öngörerek, değişim ve dönüşümün zararlı yanlarını en aza indiren önlemler alabiliriz. "Yeni normal koşullarını" doğru yönlendirebilir ve doğru bir konumlanma ile sağlıklı gelecek inşa edebiliriz.

08. Başlangıç noktasına hassas bağlılık ilkesi: 
Değişim ve dönüşüm yaşamın özündeki varlığını her zaman korur. Değişimi yönetme insanlığın bütün zamanlarda öncelikli sorunu olmuştur: "Başlangıç noktasına hassas bağlılık " değişimi etkin yönetmenin vazgeçilemez ilkesidir. 
Değişim ve dönüşümlerin yarattığı "geçiş süreçlerini" uygun kaynakları harcayarak yönetebilmemiz için başlangıç noktasına hassas bağlılık ilkesini içselleştirmemiz gerekir. 

Özellikle kaos kuramı ile uğraşanlar; yere düşen bir cismin çizdiği 90 derecelik yayı eşit parçalara böldüğümüzde, ilk parçadaki hızın, diğer parçalarda üstel büyüdüğünü kanıtlarlar. O nedenle, herhangi bir gelişmeyi tasarlarken, ön-araştırmaların iyi yapılması, güçlü ve zayıf yönlerin belirlenmesi, fırsat ve tehlikelerin değerlendirilmesi, olanak ve kısıtların net bilgilerle kavranması, ilk hızı belirlemeye bağlıdır. 
Başlangıç noktasına hassas bağlılık ilkesini kavramış olanlar, fizibilite özenine sahiptir. İnsanın kendi yaşamında da başlangıç noktasına hassas bağlılık ilkesine uygun hareket ederse, öngörerek ve önlem alarak adımlarını atarsa; yaşam biçimi, yaşam tarzı ve yaşam kalitesini daha üst düzeylere çıkarabilir. Avcı toplayıcı dönemde, Tarım Toplumu, Sanayi Toplumu ve Bilgi Toplumu aşamalarında da başlangıç noktasına hassas bağlılık ilkesi geçerliliğini koruyan temel sabitlerden bir diğeridir.

09. Öğrenmenin edilgenliği ilkesi: 
Bir insanda öğrenme isteği ve arayışı yoksa o insanın merakları diri değilse, öğrenmesi için hiçbir okulun, hiç bir aracın, görsel malzemenin ve çok yetenekli öğretmenin yapacağı bir şey yoktur. Öğretmenlerin, araç gereçlerin ve ortamın görevi, öğrenme isteği yaratabilmedir. Bu kural sadece bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir: Toplumun genel algısı, günlük meşguliyeti, özellikle de seçkinlerin uğraş alanları ve odaklandıkları konular gelişme dinamiğinin enerjisidir. Öğrenme olgusunun edilgen karakterde olması, insanlığı arayış içine iter ve etken hale getirir. Sadece örgün eğitim-öğretim etkinlerinde değil, yaygın eğitim-öğretim etkinliklerinde de insanlarda "öğrenme isteği yaratma" temel sorundur. Öğrenmenim edilgen karakterini kavramadan, yaşamın özünü oluşturan insan-odaklı çabaları etkin biçimde yönetmemiz zordur. Bütün gelişme düzlemlerinde, öğrenme olgusunun edilgen yanını bir değişmez olarak ele almalıyız ki, hayatın öz gerçeklerine yakın önlemleri alabilelim, enerjilerimizi etkin ve verimli kullanabilelim.

10. Ayrıntı bilgisi eksikliği ve komploculuk ilkesi: 
Etkin bir gelişme yaratmanın gerek şartı ayrıntı bilgisi ile genel eğilimler arasında denge kurmaktır. 
Tarım Toplumu, Sanayi Toplumu aşamalarında olduğu gibi, Bilgi Toplumu aşamasında da ayrıntı bilgisi yeterli değilse, "komplo teorileri" üretme kaçınılmaz hale gelir: Karşılaşılan olay ya da olguları nesnel değerlendiremez, iç tutarlılığından uzaklaşır ve güvenilir insan olma konusunda aşama kaydedemeyiz. Popüler kültürden beslenen sığ ve güncel bilgiyle analizlerin tehlikeli yanı öne çıkar. Bu açıdan bakıldığında, hayatın çok temel değişmezlerinden biri olan " net bilgi ile sağlıklı karar" arasındaki denge kurulamaz. 

Özellikle çok hızla üretilen "büyük veri" ortamında enformasyona ve bilgi kolaylıkla kirletilebilmektedir. Ayrıntı bilgisi ile genel eğilimler arasında denge kurma, analitik yetenek kadar; bilgi ayıklayan mekanizmalar da gerektirmektedir. Yapılan işlerle veri ve bilginin ayıklanması, anlama düzeyinin yükseltilmesi, geliştirilmiş sezgiler de gerektiriyor.

Gelecek hafta, toplu yaşamın öğreticiliği ilkesi, aklı emanet etmeme ilkesi, topluluktan topluma geçme ilkesi, taklitten yaratıcılığa geçme ilkesi, gerçeklik ve zihni model ilkesi, korku ve tehlike algısı ilkesi vb. sabitlere değineceğiz.

HAYATIN SABİTLERİ -2
Birey ve toplum yaşamını biçimlendiren, genel geçerliliğini kısa dönemlerde yitirmeyen "hayatın sabitlerine" ilişkin düşüncelerimizi bir hafta önce okuyucunun değerlendirmesine açtık. Önceki yazıda, insan ömrü ve toplum ömrün dengesi, hiyerarşinin mutlaklığı, boşluk ilkesi, hız ilkesi, yakınlık ilkesi, toplanma ilkesi, kritik yoğunluk ve kritik eşik ilkesi, başlangıç noktasına hassas bağlılık ilkesi, öğrenmenin edilgen karakteri, ayrıntı bilgisi eksikliği ve komploculuk ilkesine ilişkin kısa değinmeler yapıldı. Denememizin bu bölümünde ise "hayatin sabitleri" üzerinde düşündüklerimizi paylaşmayı sürdüreceğiz.

11.Sosyalleşmenin öğreticiliği ilkesi:
Grup oluşturma ve dışına çıkmama birçok canlıda gözlenen bir içgüdüsel davranıştır. İnsanlar birlikte oldukları zaman sorunlar yaşar ama, birlikte olmadan da güvenli bir yaşam sürdüremez. İnsanoğlu, birlikte olmanın duygusal rahatlığına sığınır.
İnsan aidiyet duygusu ile kendi kişisel kimliği yanında bir de grup kimliği gibi ikinci bir kimlik sahibi olur. Grup içinde sevdikleri, sevmedikleri vardır. Son tahlilde ise ortamın düzeni ve güveni için grubun değerlerine, iradesine, yararlarına, projelerine ve kurumlarına uygun yaşamak insanı rahatlatır.
Bir grubun içinde yer alma duygusu, fedakarlık, işbirliği, hakimiyet kurma, karşılıklılık, taraf olma, taraf değiştirme, hile ve ihanet gibi insani özellikleri de beraberinde getirir. İnsanı özellikler, başkalarının duygularını anlama olan empati ile düzen ve dinginliğe katkı yapar. Düşman ve dost duygularını anlama, başkalarının niyetlerini tahmin ederek öngörme ve önlemler alma, canı, aklı, nesli, malı ve kültürü korumanın yöntemlerini geliştirme, araç-gereçleri ile donanma, stratejik, taktık ve operasyonel uygulamalar yapma, hep gruplar halinde yaşamının gerekleridir. Bütün bunlar, sürekli kendini geliştirmeyi gerektirmektedir.
Biz insanlar kendimiz gibi düşünenlerle bir arada olmaktan hoşlanırız. Gruplar halinde yaşarken, davranışlarımızı içgüdülerimiz yönettiği gibi önyargı ve koşullandırmalar da yönlendirir. Kimliklerimizi, "öteki" iler kurgular ve açıklarız.
İnsanlık 12 bin yıldır sosyal yaşamı geliştiriyor; işbirliği ihtiyacını kan bağından akrabalığa, sülaleden hemşeriliğe, hemşerilikten bölgeselliğe, bölgesellikten ulusallığa, ulusallıktan da bütün insanlık ölçeklerine doğru ilerletiyor.
Sosyalleşme "görerek öğrenmenin" de temel aracıdır. Gelişme hangi aşamada olursa olsun, insanların öğrenme, güven içinde olma, dingin yaşama, değerlerini bir nesilden ötekine taşıma vb. ihtiyaçları için sosyalleşmesini derinleştirmek zorunda. "Sosyalleşme ilkesi" iletişim olanakları geliştikçe farklı anlamlar kazanıyor. Sosyalleşmenin niteliğini, hızını ve yönünü kavramadan "beklenti yaratma ve yönetme" zorlaşıyor.

12.Aklını başkasına emanet etmeme ilkesi:
"İnançtan düşünceye geçiş" aklı özgür tutma ve akıldan yararlanmanın temel enerjilerinden biridir. İnanç, başkalarının bize anlattığı, öğrettiği varsayımlara dayalı bir zihni modeli hiç sorgulamadan benimsemektir. Düşünce ise, karşılaşılan her olgunun nedenlerini, nasıllarını ve niçinlerini sorgulamadır.

İnançtan düşünceye geçmeden, kulluktan yurttaşlığa da geçilemiyor.
Çağımız "birey-odaklı" bir eksende gelişiyor: Kendini sorgulayan, kendinle baş çıkmasını bilen bireyler "akıllarını başkasına emanet etmedikleri" için, karşılaştığı engelleri daha etkin biçimde aşabiliyor.
Sorgulamadan alkış tutan, sorgulamadan inanan, hepsinden önemlisi de sorgulamadan harekete geçen insan "kendi yanılmazlığına inanmaya" da açıktır.
Sözcüğün tam anlamıyla "insan olabilme" her şeyden önce, sağlıklı tutmak zorunda olduğumuz aklımızı başkasına emanet etmemeyi gerektirir.
Temel yaklaşım, "Söylenen her şeye inanmayın ama, söylenenleri anlamaya çalışın" anlayışı olmalı.
O zaman sadece kendi bilgisine dayanan akıllı adamı aşar, başkalarının birikimini değerlendiren bilgeliğe yaklaşırız.
O zaman, bilginin paylaşıldıkça büyüyen erdemini ileriye taşımış oluruz.

13.Topluluktan topluma geçme ilkesi:
Topluluk, insanların birbirlerini düğünde, dernekte, toyda, oyunda, çarşıda, pazarda, tarlada, tapanda, sokakta, mahallede gözle ve sözle denetlediği örgütlenme aşamasıdır.
Toplum örgütlenmesi ise, insanların hiç bilmediği, görmediği, görme olasılığı da olmayan başka insanlar için en iyiyi üretebilme aşamasına geçmedir; insanların gözetim ve denetimi, huzuru, dinginliği ve düzeni "kurumların" sorumluluğudur.
Gelişmiş toplum, kurumları işleyen toplumdur. İşleyen kurumlar, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, insan eliyle yapılan yatırımlardan oluşan fiziksel sermayeyi, insan kaynağını ve teknolojiyi etkin ve verimli kullanmanın vazgeçilmez araçlarıdır.
Zamanın oku, topluluk örgütlenmesinin toplum örgütlenmesine geçiş yönündedir.
Toplum örgütlenmesi değer yaratma zincirinin bütününü kavrayan bir algı gerektirir; topluluk örgütlenmesindeki indirgemeci mantıktan hızla uzaklaşılarak derinleştirilir. Toplum örgütlenmesinin temel araçları olan "işleyen kurumlar", yasal çerçevelerin kendilerine verdikleri görevi eksiksiz yerine getirmelidir; bu bağlamda "ödünsüz gözetim ve denetimden sapma", topluluk aşamasından toplum aşamasına geçememiş olmanın temel göstergelerinden biri olarak kabul edilir.
Gelişme hedefi olan her toplum aynı zamanda, "topluluktan topluma geçiş sürecini" iyi yönetebilen toplumdur. Bu temel ilkeyi kavranmayan uluslar, topluluk aşamasını bir türlü aşamamakta, kaynaklarını etkin kullanamamakta, refah yaratarak paylaşmada ciddi biçimde zorlanmaktadır.

14.Taklitten yaratıcılığa geçme ilkesi:
Öğrenmenin yollarından biri de "taklittir"…Başkalarının yaptığını taklit ederiz. Bir süre sonra taklit ettiklerimizi içselleştiririz. Taklit, tümden küçümsenecek ve sistem dışına itilecek bir durum değildir.
Esas olan ise taklitten yaratıcılığa geçebilmedir.
İnsanlar taklit ederek, öğrenerek, kullanarak, başkalarının yaptığı işi en iyi yapanlar düzeyine kendilerini taşıyabilir. Bilinen bir işi en iyi yapanların düzeyinde yapabilme düzlemine " hüner aşaması" diyoruz…
Yaratıcılığa ise "hünere akıl katmakla" ulaşılır. Başkalarından aldığımız, onlar kadar etkin kullanabildiğimiz araç ve yöntemlere bir ekleme yapabiliyor; onlara değer katıyorsak "yaratıcılık aşamasına" geçmiş oluruz.
İnsanlığın temel sabitlerinden biri de " taklitten yaratıcılığa geçiş sürecidir". Bu süreç, avcı-toplayıcı aşamada geçerli olduğu gibi, yerleşik toplum aşamasında da, sanayi toplumu ve bilgi toplumu aşamalarında da geçerlidir.
Bugün rekabetin odağında "dönüştürücü inovasyon" ağırlıklıdır. Dönüştürücü inovayon da küçük ya da büyük demeden yaptığımız işe sürekli akıl katarak, ölçeği farklı, etkisi değişik yeniliklerin tümünü içerir.

15.Gerçekliğin göreceliği ilkesi:
Howking'in dediği gibi, " Gerçeklik diye bir şey yoktur; zihni modele göre gerçeklik vardır. Zihni modelinizin varsayımlarını değiştirirsiniz; gerçekliğiniz de değişir."
Toplumların ulaşmış olduklarından gelişme düzeyinden bağımsız olarak, gerçeklik algısının temelinde bu "insani sabit" vardır. Dün uğruna ölümü göze aldığımız ideolojilerin, yarın hiçbir işe yaramadığı gibi bir sonuçla yüzleşmiş kuşak olduğumuzu anımsamalıyız.
Gerçekliğin göreceliği kavranırsa, Isiah Berlin'in altını çizdiği , "Bir insanın kendi yanılmazlığına inanmasından daha tehlikeli bir şey yoktur" anlatımı rehberimiz olabilir.
Gerçeğin göreceli olduğu kavramışsak, empati yapmak ve diğerkamlık gibi insanı özelliklerimiz daha hızlı gelişir. Çatışma yerine uzlaşma, insanları itme yerine gelişmelere katma anlayışı öne çıkar. Tartışmaların gündemleri ve içerikleri farklılaşır, karşılıklı-bağımlılık ilişkilerinde ilkel bir duygu olan "baskın olma" duygusu yerini, başkalarının söylediklerini "anlayabilme" çabasına bırakır.

16.Korku ve kaygılar kurtarır da öldürür de:
İnsanda temel içgüdülerden biri de korku ve kaygıdır. Bazı araştırmacılar, insanın hayatta kalmasını sağlayan "korku ve kaygının" nekorteksten - bilinç merkezi- çok önce evrimleştiğini ileri sürer. Beynin temel işlevi, organizmayı içinde bulunduğu ortama göre ayarlamaktır: Tehdit algısı, kaçma, sığınma ve savaşma refleksleri ile yanıt bulur.
Yaşamın her aşamasında çaresiz kalır; karşılaştığımız olay ya da olgulara çözüm bulamazsak kaygılarımız artar. Tanımlanamayan tehlikeler, risk alanlarını belirleyememe, karar sürecini alt üst eden belirsizlik koşulları korkularımızı besler; kaygılarımızı büyütür.
Korkular, kaygılar ve tehditler karşısında yaşamı koruma işlevi gördükleri gibi, bedenimizi ele geçirerek ölüme kadar da götürür.
Korku ve kaygılar yaşam sevinci yaratan bir gelişme gösterebilir: Öngörme ve önlem alma konusunda başarılarımız, korku ve kaygılarımızı azaltır. Tersi de doğrudur; özellikle kendi korkularımızdan korkmaya başladığımızda her şeyimiz alt-üst olabilir.
Bu denemenin sınırları, korkunun nedenlerini, korku biçimlerini, korkuyu yenme yol ve yöntemleri dışında kalır. Burada anlatılmak istenen, "korku ve kaygının" insan hayatinin temel sabitlerinden biri olduğu; karar süreçlerimizi köklü biçimde etkilediğidir.

17.Hata kültürü:
Geleneksel toplumlarda "hata kültürü sınırları" daha dardır. Testiyi kırmadan önce çocuğunu uyarmayı, daha ileri giderek dövmeyi öneren bir toplumsal algı varsa, oradan cesur, inisiyatif alan, risk üstlenen, sürekli arayışla yeni yol ve yöntemler bularak ilerleyen insan kaynağı zayıf kalır.
Hata kültürünün temeli, öğrenmenin de özünü oluşturur. İnsan hata yapar; deneyerek, sınayarak öğrenir.
Birey ya da toplum, yanılabilme özgürlüğünü kullanabilmelidir. Önemli olan hata yapmak değil, hatanın durmadan yinelenmesidir. Hata yapma özgürlüğü olmalıdır ama, aynı hatanın ikinci kez yinelenmemesi için özen gösterilmelidir.
"Hata kültürü" de bireysel ve toplumsal gelişmeyi yönlendiren sabitlerinden bir değeridir.

18.İndirgemeci ve bütüncü bakış ilkesi:
Hayatın çok temel sabitlerinden biri de, bakış açımızın ufkudur. İnsanlar olguları parçalara ayırarak anlamak, sonra onlardan bütüne gitmek ister. Bu eğilim Sanayi Toplumu aşamasında başta Batı Ülkeleri olmak üzere, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bilimsel çalışmalara bile hakim olmuştur.
Çok somut bir örnek vermek gerekirse, bilim insanları ekoloji ile evrim süreçlerini ayrı ayrı incelemeyi uzun bir zaman temel yöntem olarak benimsemiştir. Son 30 yılda ise ekoloji ve evrim birlikte ele alınmıştır. İndirgemeci, parçalayan ve bölen anlayıştan bütüncül yaklaşıma geçildiğinde tür ve çeşitlerin performansında hızlı ilerlemeler sağlanmıştır. Ortalama 5 kilogram süt veren ineklerin ortalama 35 kilogram süt vermesi, et veriminin yükselmesi, modern seralarda dönüm başına 40 tona yakın verimin alınması ekoloji ile evrimi birlikte ele alan bakış açısının sonucudur.
Günümüz teknolojisi uzayın sonsuz büyüklüğü ile parçacık fiziğinin sonsuz küçüğün dengesini arıyor. Genel eğilimlerin fırsat ve tehlikeleri kadar, kuantum mekaniğinin nano ölçeklerini bilmeden gerekli gelişmeyi yaratamıyoruz. Parçacı değil bütüncü bakış gelişme yaratmanın gerek şartlardan birini oluşturuyor.

19. Kendine ayna tutma ilkesi
Geleceği tasarlama ve kurma iddiası olan herkesin bilmesi gereken "Hayatin sabitlerinden" biri de "kendimize ayna tutma ilkesidir". Kendimize ayna tutma, çağdaş yönetimin "geri-bildirim" yönteminin özüdür.
İnsan, hata yaparak ilerler. Kendine ayna tutmasını bilirse hatasını azaltır; aynı hataları yinelemekten sakınır. Kendine ayna tutmazsa, bir başka sabit olan "aşırı ve noksan değerlendirmenin" tuzağına yakalanır.
Amos Oz'un, "Hayatta eli boş dönülmeyen tek yolculuk, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur" saptamasından yola çıkmalıyız. İçimize yolculuk yapar, kendi zihnimizin boşluklarını yakalarsak, şeytanımızın bizi yanlış yollara sürüklemesine fırsat vermeyiz.
Kendine ayna tutma özgüveni olan, ünlü Hint atasözünü anımsamalı, "İşaret parmağınızla başkalarını suçlarken, dikkat ediniz üç parmağımız kendinize dönüktür!"
Çok hızlı değişen enformasyon ve bilginin sürekli parçalandığı, işimize yarayan bilginin kirlilikten arındırılmasının çok önemli hale geldiği çağımızda, sağlıklı karar çerçeveleri oluşturabilmemiz için sürekli "varsayımlarımızı sorgulama" ve " zihni modeller tasarlama" gerekiyor.

20. Güven, saygınlık ve ilham verme ilkesi
"Hayatın sabitlerine" kısa değinmeler yaptığımız bu denemede, liderliğin temel özelliklerinden biri olan " saygı uyandırma ve ilham verme" özelliği üzerinde de durmalıyız. Bir olaya, olguya, tutuma, yaşam biçimi ve yaşam tarzına "hayatin sabiti" denebilmesi için, onun avcı-toplayıcı dönemde de, yerleşik düzende de, sanayi toplumu aşamasında da, bilgi toplumu aşamasında da geçerli olması gerek.
Güven çok temel ilkedir. Birlikte yaşamak zorunda olan, ortak değerleri, ortak iradeyi, ortak yararları, ortak çıkarları, ortak projeleri ve ortak kurumları olan toplumlar sağlıklı gelişebiliyor. Eğer bu anlatımın "ortaklık" kavramını temel alıyorsak; aynı zamanda "güvene dayalı" olmayı benimsemiş oluruz. Barış, özgürlük, gelişme ve refah gibi olgular, ortak yaşamın güvene dayanan omurgası bizi ayağa kaldırır, yürütür, ilerlememizi sağlar ve geliştirir.
Toplumda güven yaratan insanlar "rol modeli" olabilen ve çevresine "ilham verenlerdir". Söz konusu özelliklere sahip insanlar toplumlarını ilerletir; tersi özellikler ise geriletir ve kaynak israfına yol açar…
Güvenilen ve ilham veren insanlar, aynı zamanda saygındır. Hangi gelişme aşamasında olursak olalım "saygınlık" için güven ve ilham verici olmalıyız.

HAYATIN SABİTLERİ -3
Denememizin bu bölümünde çok kısaca değinildiği gibi, canlıların ve fikirlerin karşılıklı-bağımlılık ilişkilerinin yarattığı sinerji, "çıktısı girdisinden daha yüksek olay, olgu, tutum ve davranışlara " kaynaklık ediyor. Kendini sürekli yeniden üreten mekanizmalar giderek daha ayrıntılı biçimde incelenebiliyor. Ayrıntılı incelemeler, yapının, işlev ve kültürü ayakta tutan şeyin "tekrar" olduğunu kanıtlıyor: Biz bu tekrarlanan yapı sonsuza kadar mutlak olmasa da, insan ömrüne göre çok uzun olduğu için onları "hayatin sabitleri" diye adlandırıyoruz. Bu denemede düşüncelerimizi, "Hayatın sabitlerini kavramadan değişimin niteliğini, niceliğini, hızını ve yönünü kavrayamayız" varsayımına dayandırıyoruz. Önceki yazılarda 20 kadar hayat sabitini not etmeye çalıştık. Bu yazıda ve diğerlerinde, öteki yazılar gibi tartışmaya açık genellemelerimizi paylaşacağız.

 21.Güç kullanma ilkesi

Toplumsal gelişmenin bütün aşamalarında geçerliliğini koruyan bir "sabitimiz" de "güç kullanma ilkesidir". Bu ilke, gücünüzün sınırlarını bilin, gücünüzü kullanma zamanını iyi hesaplayın, asıl önemlisi gücünüzü kullandıktan sonra size nasıl döneceğini iyi hesaplayın düsturuna dayanır. Bu ilke, insan kendini fark ettiği ve topluca yaşamaya başladığı günden bugünü geçerliliğini korur.
Özellikle siyasette, güçlü olanların "haklı" gibi gözüktüklerini; güçlerini ilke ve yasalarla sınırlamazlarsa, büyüttükleri ve şişirdikleri güçlerinin altında boğulup kaldıklarına insanlık çok kez tanıklık etmiştir. Aziz Nesin'in "Kargaların Seçtiği Padişah" adlı büyükler için yazdığı masalında, ne yapmasını bilmeyenlerin uğrayacakları sonucun, karga tersi altında kalma olacağı çok net anlatılır.
Şişirilmiş özgüven de, aşırı değerlendirilmiş ve kendini vurmaya dönük güvensizlik de benzer sonuçlar yaratır: Enerjimizin israf edilmesi.
Bugün en gelişmiş toplumdan, en az gelişmiş toplumuna "kaba güç" ve "yumuşak güç" tartışmaları yapılmaktadır. İnsanın doğuştan yarısının iyi, yarısının kötü öz taşıdığını ileri süren, bir bakışa göre bunu iyi yönetmenin "eğitimle", diğer bakışa göre "iktidar kurumlarına hakim olma" ile gerçekleşeceğini söyleyen akımlar nedeniyle çok canlar yanmış, çok çileler çekilmiştir.
Gücünü sorgulamayan bir insan, iyi bir aile reisi, çalışan, iş insanı, yönetici ve yurttaş olma şansına sahip değil. İnsan olma "kendine fren koyma ilkesi" ile mümkün….

22.İşi ehline verme ilkesi

Maddi ve kültürel zenginlik üreterek insan yaşamını kolaylaştırmanın odağından her zaman insan vardır. Avcı- toplayıcı dönemde, yerleşik düzende ve sanayileşme sürecinde "insanın fizik gücü" görece farklılık gösterse de önemini korumuştur. Bilgi Toplumu aşamasında ise, insanın fizik gücü görece gerilemiş, zihin gücü öne çıkmıştır.
Maddi ve kültürel zenginlik üretiminde insanın zihin gücünün öne çıkması, üretimi insan-odaklı olmaktan çıkarmamış, tam tersine analitik yeteneği yüksek, zihinsel gücü gelişmiş, tasarım yapan ve tasarımlarını piyasaya taşıyan insanlar önem kazanmıştır.
Üretim ilişkileri ve istihdam ağırlıkları bilgi-odağına kayınca, insan fizik emeği yerine zihin emeği daha da öne çıkmıştır.
Üretimin odağında insan vardır; şi "ehil insana teslim etme" ilkesi her zaman geçerli olacakır.
Avcı-toplayıcı dönemde yenilebilir otların, meyvelerin, sığınılabilir mağaraların yerlerini iyi bilen, av hayvanlarının izini sürme konusunda deneyim kazanan insanlar toplumun en değerli kişileri olmuştur. Bugün de, üretimi hızlanan, üretimdeki artışla birlikte kirliliği de artan bilgiyi analiz ederek, işimize yarayan ve yaramayan bilgileri ayıklayan "analitik yetenekleri olan insanın" değeri artıyor.
Nitelikli insanın uğraş alanı, kullandığı zihinsel teknikler değişe de, gördüğü işlev aynıdır; bu nedenle "işin ehli" olan insanın değeri hızla yükseiyor. İyi yönetici de, bindiğim at benden akıllı olmasın mantığından hareket ederek sadık ve itaatkar insan yerine, doğruyu gösteren, erken uyarı yapan insanla çalışırsa başarılı olabilir. Küçük ya da büyük işyerlerinde başarılı olan yönetimlerin belirgin özelliği, işleri ehil olana teslim etme yeteneklerinin olmasıdır.
"Bindiğim at benden akıllı olmasın" özgüvensizliği ile yola çıkan yönetimler başarılı olamıyor. Ehliyet yerine, sorgusuz itaat, körü körüne bağlılık arayan yönetimler başarılı o lamıyor.

23.Rollerin mutlakıyeti ilkesi

Her insanın kendine özgü "değerleri" vardır; bu değerler "iradesini" yönlendirir; değerler ve irade "çıkarları" tarafından beslenir. Değer, irade ve çıkarlar bireyin geleceğe yönelik "projelerinin" sınırlarını çizer.
Diğer insanlarla olan ilişkilerde, daha önceden belirlenmiş rolleri benimseriz; karşımızdakinin de bilinen rollerden birini benimsemesini isteriz. Eğer taraflardan biri beklendiği gibi davranmazsa, rolünü oynamayı reddederse, rol dağıtımı küçümsenirse hayatımızın en kırılgan yanı ortaya çıkar. Ahmet Altan'ın bir yazısında köpeğini gezdiren bir Parisli zengininin; metronun ısıtma sisteminin mazgalı üzerinde yatan bir yoksula yüklüce bir para verdiği halde, yoksul insandan hiç tepki almamasının yarattığı kırılganlığı anlatır…Birkaç kez metroda mazgal üzerinde yatan yoksula para veren zengin, onun yüzünde hiçbir mihnet belirtisi görmeyince, öfkelenir; Paris'i terkedip taşrada yerleşir…Paris'e döndüğünde, içindeki duygular onu metrodaki dilenciyi görmek için güçlü bir içsel dalga yaratır; ilk iş yoksul insanı gördüğü yere gitmektir. Zenginin kendine "yardım eden rolü" biçmiş olması, yardım karşısında "mihnet duygusu" beklentisinin karşılığını bulmaması iç dünyasında alt üst oluşlar yaratmıştır.
İbrahim Peygamber 'in yaşamından kesitler anlatan kitaptan küçük bir alıntı yapalım:
" Zohar'ın oğlu Ephron ve Hebron İbrahim Peygambere aile mezarlığı için bedelsiz bir yer vermek isterler. "Al senin olsun" derler İbrahim Peygambere. Ancak İbrahim Peygamber bu öneriyi kabul etmez. Bedelini ödemek için ısrar eder. Eğer bedeli ödenmezse bunu kabul etmeyeceğini söyler. Neden sonra Ephron ve Hebron kardeşler parayı almayı kabul eder. İbrahim Peygamber de Macpelah mağarasını satın alır; öldükten sonra karısı Sarah ile birlikte oraya gömülür"
İbrahim Peygamber "bağış alan adam rolünü" üstlenmek istemez. Bilmektedir ki, kişinin üstlendiği rol, er ya da geç ilişkilerinin dinamiğini belirleyecektir. Bir peygamberin de böyle bir tuzağa düşmesi doğru olmayacaktır.
"Rollerin mutlakiyeti ilkesi" insanın bulunduğu her aşamada geçerli olan sabitlerimiz arasında güçlü bir konuma sahiptir. Bu çok temel ilkeyi bilmeden, kavramadan herhangi bir işi tam, doğru ve düzgün biçimde yapamayız.

24.Bakma ve görme ilkesi

Halkımızın akıl birikimi, "…devenin nalbant dükkanına baktığı gibi bakma!" der…Deve toynağı olmadığı için nalın, nal çivisinin acısının farkında ve bilincinde değildir; nalbant çiviyi çakarken seyirlik bakışı vardır.
 Bakmak bilinç dışı bir eylemdir; karşılaştığımız olay ya da olgulara "bakarız" ama, "gördüğümüzü" ileri süremeyiz. Görmek, çakılan çivinin ustaca çakılmadığı zaman yara açtığını can yaktığını ve acı çektirdiğinin farkında olmaktır. Görmek bilinçle, sorgulayarak, etki-tepki biçimlerini anlayarak, gözlediğimiz olay ya da olgulara gözümüz yanında zihnimizi de katmaktır.
Dünyanın en zor işi "tanıklık" tır…Aynı olayı görmüş iki kişinin anlatımını dinlediği zaman hakimler çok farklı algılarla karşılaşır; bir birine zıt olan yargılara ulaşıldığını saptarlar. Eğer o anda bilinçli biçimde gelişmeyi zihin süzgecinden geçirmez, neden ve niçinlerini sorgulamazsa, sadece bakan biri ile gören arasında büyük algı farkları oluşur.
 Görmek, olay ya da olgunun neden ve niçinlerini bilmek kadar; gelişmeyi yaratan arka plana da hakim olduğumuz zaman derinleşir. Ayrıntı bilgisine sahip değilsek, genel eğilimlerin fırsat ve tehlikeleri ile ayrıntı bilgisi arasında denge kuramıyorsak; çoğu kez "akılcı" uygulamalardan saparız.
İnsanın görebilmesi için konuya hakim olma gerek şarttır…Ciddi istihbarat örgütleri, " Meşhuru meçhule izletmeyin" ilkesine uyarlar. Bilirler ki, az bilgisi olan insan, kendinden daha bilgili birini izliyorsa, izlenen kişinin ne dediklerini tam olarak "anlayamadığı" zaman değerlendirme hataları artar. O nedenle, izlenen bir kişi, olay ya da olguyu anlayacak kadar bilgiye, görebilecek bilince sahip olmayanların "haksız değerlendirme" yapması olasılığını hep akılda diri tutarak, "görme ve bakma ilkesine" unutmayarak çalıma insanı bir ödevdir.
Bakan değil, gören insan olmak bizi gerçek insanlığa yaklaştırır.


25.Kaynak kıtlığı ilkesi:

Peter R. Diamanidis ve Steven Kotler'in "Bolluk Çağı/ Gelecek Daha Güzel Olacak" kitabında, teknolojinin insanlığın önünü açacağını kanıtlamaya çalışan çok sayıda örnek olmasına karşın, "kıtlık ilkesi" her zaman geçerlidir ve hayatin sabiti olma özelliğini koruyacaktır.
İnsanın fizik enerjisi son derece sınırlıdır; fizik gücü bakımından insan birçok canlının çok gerisinde kalır. Düş gücü dikkate alındığında, insanın sonsuz enerjisi olduğunu görürüz. Bu düş gücü, isteklerini ve beklentilerini de büyütür. Bu nedenle, insanın çıplak gücüyle yapamadığını, aklını kullanarak bulduğu araç ve metotlarla yapılması olan "teknoloji" ne kadar gelişirse gelişsin, insanın sonsuza açık beklentilerini karşılama şansına sahip değildir.
İsteklerin sonsuz, kaynakların sınırlı olması "kaynak bilinci" yaratır… Yeraltı ve yerüstü kaynakları, insan eliyle oluşturulan fiziki sermayeyi, insan kaynağını ve teknolojiyi etkin ve verimli kullanmaya bizi götürecek olan "kaynak bilincimiz" olacaktır. Kaynakların doğru yerde, doğru zamanda, doğru miktarda ve doğru amaçlar için kullanılmasının gereği olan kaynak bilinci işlerimizi "planlı yapmaya" götürmelidir.
 İhtiyaçlarımız ile olanak ve kısıtlarımız arasında denge kurmak, akılcılığın temel bileşenlerinden biridir. O nedenle, kaynakların kıt olması ilkesinin farkında olmayan, bilincini geliştirmeyen ve bilincini yükseltmeyen insanlar israf batağına saplanır.

26.Kaynak bolluğu sendromu:

İnsanın bilincini geliştiren, öngören ve önlem alan, öncelikleri belirleyerek planlı hareket edebilen canlı olmasına karşın, bol kaynaklara eriştiği zaman israfa kaçtığını, kaynaklarını çarçur ettiğini sayısız örneklerinden biliyoruz.
Bazı iktisatçıların "Hollanda sendromu" dediği bu olgu, çoğu zaman ekonomilerin sağlıklı büyümelerinin önünde engel oluşturduğu ileri süren bilim insanları da var.
Daron Acemoğlu ve arkadaşlarının çalışmaları, kaynak bolluğu ile sağlıklı büyüme arasında doğrusal bir ilişki olmadığını kanıtlıyor.
Yetişkin insan kaynağına dayanan, işleyen kurumlar yaratan, kaynak değerlendirme bilinci yükselmiş ülkeler daha sürdürülebilir büyüme yaratabiliyor ve sonuç alabiliyor.
Bol kaynak sahibi olmanın yarattığı disiplinsizlik, tembellik, açgözlülük ve sorumsuzluk verimliliği azaltır. Bol kaynak, kaynak yaratma çabası yerine var olan kaynakları paylaşma anlayışını besler.
Kıt kaynaklarda insanların fizik ve düş enerjilerini üretme ve kendini kanıtlamaya yönelttiğini, bol kaynakları yönetecek deneyim ve birikimlerimiz yoksa, savurganlığı öne çıkardığını biliyoruz. Bu bilgi bizi " kaynak bolluğu sendromunun" da hayatin sabitlerinden biri olduğu düşüncesine taşıyor.

27.Eşdeğerlilik ilkesi:

Ray Huang'in "Çin Tarihi/Bir Makro Tarih Yaklaşımı" adlı kitabının önsözünde Attila Sönmez'in tanımından yola çıkalım:
" Modernleşme, tarımsal ekonomideki geleneksel kurallara dayalı ticaret yerine, eşdeğerlilik ilkesine dayalı ticarete geçiştir. Malların modern ticarete konu olabilmesi için piyasada çeşitli mal ve hizmet değerlerinin serbestçe belirlenmesi gerekir. Öyle ki, alış-veriş işleminin her iki taraf için verimli olabilmesi, her an için her mal ve hizmetin diğer mal hizmetler karşısındaki değerinin bilinesine bağlıdır (…) Modern ticaret sisteminin işlemesi için mal ve hizmetlerin eşdeğerliliğinin yargı organlarınca, gerektiğinde zorla kabul ettirilmesi gerekir. Bu da arkasında, sözleşmelerin herkes için bağlayıcılığı ilkesini getirir. Bu sadece yasalar ve yargı sisteminin modernleşmesini değil, kanun önünde eşitlik ilkesini de beraberinde getirir. Yurttaşların kanun önünde eşitlik ilkesinin kabulü , kaçınılmaz olarak bütün siyasal sistemi, devlet organlarının kuruluş ve işleyişini de modernleştirir."
Etkin bir hukuk sistemi olmadan serbest ve adil piyasadan söz edemeyiz. Serbest ve adil piyasa yoksa, girişimcilerin "şans eşitliği" de yoktur. Gizli ve açık korumaların etkisi altında rekabet söz konusu ise "haksız rekabet" kaçınılmaz olur; yetkin ve becerikli olanın aleyhine bir işleyiş da yaratabilir.
Toplumlar hangi gelişme düzeyinde olursa olsun, eşdeğerlilik ilkesi gelişmenin itici güçlerinden biridir. Eşdeğerlilik ilkesinin hayata taşınmadığı toplumlarda, haksız kazancın önüne geçilemez; orta ve uzun dönemde güven sarsılarak, toplumsal bağların çözülmesi önlenemez.

28.Farklı dönemlere ait olanın eş zamanlılığı ilkesi

Evren genişliyor, dünyamız da sürekli değişiyor. Zamanın akışı içinde, değişenler yanında değişmeyenler de varlığını korur. Değişmeyenlerin "hayatın sabiti" olduğunun en güzel kanıtı Aborijin duasıdır: "Tanrım değiştirilmesi gereken şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver… Tanrım, değiştirilmez olanları kabullenebilmem için bana sabır ver... Tanrım, nelerin değiştirilebilir, nelerin değiştirilemez olduğunu anlayabilmem için bana akıl ver!"
Sosyolojinin çok temel ilkelerinden biri de, "farklı dönemlere ait olanların eş zamanlılığı ilkesidir": Tohumun toprağa atılarak yerleşik düzene geçilişinden bu yana 12 bin yılı aşmıştır ama toprağı sürmek için bir çatal ağacın kullanılması ile ortaya çıkan sabanı hala bugün kullanılan insanlar vardır.
Bir değişim ve dönüşüm olduğu zaman, bir önceki aşamanın araç, gereç ve metotlarının tümden silindiğini, yok olduğunu düşünmemiz hata olur. Araç, gereç ve metotlar yaşam biçimimizi, yaşam tarzımızı ve yaşam kalitemizi değiştirir ama tümden ortadan silmez…
Değişim ve dönüşümün "ara formlarını", gelişmeyi besleyen ve engelleyen yönlerini bilmeden hayatı, işi ve toplumsal sistemi etkin yönetmemiz kolay olmayacaktır. Farklı dönemlere ait olanların eş zamanlılığı ilkesini kavramışsak, analizlerimizi bir du pencereden değerlendirir; "çoklu düşüncenin" kapsayıcı etkilerinden yararlanabiliriz.

29.Fraktal davranış ve tekrarlama ilkesi:

Gerd Benning'le yapılan bir söyleşide yaratıcı-yenilikçi bakışı anlatılırken, canlıların ve fikirlerin arasındaki ilişkiler ve işbirliklerinden doğan sinerji fraktal kavramı ile açıklanır.
Geride bıraktığımız yüzyılda bilim alanındaki temel eğilimlerden biri, sorunlar ele alınırken analiz kolaylığı olsun diye " kuşatılabilir parçalara" bölmekti. Parçalara ayırma yöntemi "tek ölçülü düşünce" denen bir anlayışa dayandırılırdı. Benoit Mandelbot ve Kenneth Wilson çalışmalarında "çok ölçülü düşünce" akımına öncülük ettiler. Bilim ve teknolojideki gelişmeler ayrıntıları isteğimiz kadar büyütme olanakları yaratınca, birbirini tekrarlayan yapı örnekleri gözlendi. Mandelbot'un saptamasına göre bu tekrarlanma sadece yapılarda değil, süreçlerde de geçerliydi. Süreçler de kendine benzerlik özelliği taşıyordu. Küçük planda değişiklikler, toplanıp büyük değişiklikler yaratıyordu, büyük ölçekli değişiklikler tekrar küçük plandaki deşmeleri yönlendiriyordu.
Üzerinde çalıştığımız sorunlarda "tekrarlayan yapı özelliklerini" kavramak, hem sistem kapasitesini kavramamızı kolaylaştırır; hem de entelektüel kapasitemizi etkin ve verimli kullanma fırsatı yaratır. Değişmez olanları saptadıktan sonra, enerjimizi değişmelere odaklar daha etkin sonuçlar üretebiliriz.

Karar verirken, yapının değişen ve değişmeyen bileşenlerini ve bağlamlarını düşünmeden, net bilgi sahibi olmadan, kaynakları etkin koordinasyonunu sağlamadan ve iş üzerine odaklanmadan hayatin gerçekliğine yaklaşılamıyor. Margaret Wertheim' in de belirttiği gibi, fraktalların "kendine benzerlik" özelliğini kavramadan, her bir küçük parçanın kendi içerisinde dıştaki kadar zengin ve aynı karmaşıklıktaki parçalardan oluştuğunu kavramadan ve anlamadan betimleyemiyor; sonuçları da belirleyemiyoruz.

30.Kaleler savunma kadar kaçmak için de yapılır

Yanlış anımsamıyorsam Akira Kurosava'nın filmindeydi… Köy muhtarı savunmak için kale yapmaya çalışan Samuray Reisine, korumanın bir yerini çok zayıf, bir tekme ile yıkılacak zayıflıkta bırakılmasının nedenini söylüyordu… Köylü kuşkuculuğu ile bunun tehlike yaratıp yaratmayacağını merak eden köylüye, Samuray Reisi " Kaleler sadece savunmak için değil, kaçmak için de yapılır" diyordu.

Tek bir amaca, o amaçtan türeyen düşüncelere saplanıp kalmak genellikle sorun yaratır. Dualite ilkesi nedeniyle olguların yararlı yanları kadar zararlı yanları da olabilir. Yaşamın değişim dinamiklerini izlemek, değişen koşullara göre tepkiler geliştirmek gerekir.

İnsanlarla karşılıklı-bağımlılık ilişkilerinde "kesin ifade" ve "tek doğru" algısı bir "sapmadır". Bugün bizim için "doğru" gibi gözüken, yarın tümden "yanlış" olarak değerlendirilebilir. İlişkilerde, hiçbir fikre, düşünceye, ideolojiye ve inanca mutlak anlamda angaje olmamak gerekir.

Kalelerin sadece savunmak için değil, kaçmak içinde yapıldığı bilinciyle, karşılıklı-bağımlılık ilişkilerinde bütün köprüleri atan sert çıkışlardan kaçınmalı, her zaman "açık kapı" bırakan bir tutum izlemeliyiz.

HAYATIN SABİTLERİ -4
"Kin insan yüreğine yük, zihnine gölgedir…"
Denememizin bu bölümünde "bakış açısı", "empati", "kendi yanılmazlığımıza inanma", "aşırı ve noksan değerlendirme", "insan yaşamını kolaylaştırma", " adil olma", " ekonomik akılcılık", "kin ve öfkenin yıkıcılığı" ve "geçiş süreçlerini yönetme" gibi sabitler üzerinde kısa açıklamalar yapacağız. Söz konusu ilkeleri farklı biçimde değerlendirmek mümkün. Nereden, hangi içerik ve bağlamları ile ele aldığımız, anlatım biçimini etkiler. Bizim "sabit" dediğimize siz çok " esnek ve göreceli" diyebilirsiniz. Denemenin bu bölümünde paylaşılan 10 ilke ile 40 ilkeyi paylaşmış olacağız..
31. Bakış açısının temel girdi olması:
İnsan, birikim, bakış açısı, bilinç, buluş, beklenti ve bereket üretme sürecinde anlam bulur.
İnsanlar doğuştan meraklıdır; çevreyi gözleme, fırsat ve tehlikeleri algılama, olanak ve kısıtları saptama vb. dinamiklerine göre değerler oluşturur. Değerler de kültürü yönlendirir; davranışlarla yaşam biçimi haline gelir; yaşam tarzları oluşur ve son çözümlemede yaşam zenginliğine ulaşılır.
Bakış açımızı, kendi deneyimlerimizle ulaştığımız genellemeler kadar, öğretilmiş bilgilerimiz de belirler.
Bakış açımızın tutarlılığı ve sorun çözücü olması, eriştiğimiz "verilerin" sağlıklı olmasına bağlıdır. Verilerin uygun bir yöntemle "malumata" dönüştürülmesi ilk adımdır. Malumatların "bilgi" haline getirilmesi bir sonraki adım. Bilgilerin sezgilerimizle de besleyerek "anlamaya" dönüştürülmesi ise bilginin yarar üretmeye dönük araç olmasını sağlar.
Anlamaya dönüşen bilgi, aynı zamanda "bilginin fırsat alanını" fark etme aşamasıdır.
Tutarlı bakış açısı, çevremizde analizi, eğilimlerin fırsat ve tehlikelerini kavrama, kendi olanak ve kısıtlarını net olarak tanımlama ile oluşur.
Bakış açısı öngörülerimizi etkiler; önlemlerimizin çerçevesini çizer, kaynaklarımızı kullanma tarzımızı ve verimlilik düzeyini belirler. Bakış açısı düzeyinin yükseltilmesi, son çözümlemede maddi ve kültürel zenginlik üreterek insan yaşamını kolaylaştırma amacına erişmemizin de belirleyicisidir.
32. Empati yeteneği ve insan-odaklı olma :
"İnsan ömrünün kısalığı ve ölüm bilincine sahip olma ilkesini" anımsayalım: İnsanda kısa ömrüne çok şey sığdırma eğilimini güçlüdür. Bu eğilim insandaki "ben merkezci özü" diri tutar.
"Empati" en yalın tanımı ile "kendimizi başkasının yerine koyabilme" yeteneğidir. "Onun yerinde ben olsaydım nasıl davranmasını isterdim" sorusuyla yola çıkmak, empatik ilk adımın atılmasıdır.
Bir insanın empati yapabilmesi için deneyim ve birikiminin yeterli olması, özgüveninin gelişmesi, toplumsal ilişkilerinin önemini kavraması gerekir. Kısa dönemli çıkarlar ile uzun dönemli geleceği güven altına almanın dengelerini zihninde netleştirmeden ve hepsinden önemlisi de "kendine fren koyma ilkesini" içselleştirmeden empati bir yaşam biçimi haline gelmez.
Sözel anlatımda "insan-odaklı olma" kulağa hoş gelse de, bireylerin zayıf yanlarından biri "kendini aşabilme zorluğudur". Gerçek anlamı ile empati yapabilmemiz için çok iyi yetişmiş, özgüven kazanmış, korku ve kaygılarımızdan arınmış olmalıyız.
Kısa dönemli düşünme ve kaba çıkarcılık tarihin her döneminde kötü iz bırakan bir tutum olduğu halde, "insanın olduğu yerde hiçbir şeye şaşma" ilkesi de geçerliliğini korumakta; insanlar umulmadık yerde, umulmadık koşullarda ve umulmadık zamanlarda farklı davranışlar göstermekte, "kendiyle baş edebilme" konusunda zaaf göstermektedir.
İnsanlar için en kolay iş, suçu başkasına atarak rahatlamadır… Oysa kültürümüzde, "Yörük sırtından kurban kesmenin" sakıncası anlatılır; "Karpuz keserek yürek ferahlatmanın" sonuç vermediği sıklıkla söylenir; önemli olanın kendimizle ve kendi şeytanımızla baş etmek olduğu vurgulanır.
Bağlantılı olmaktan bağlılığa, bağlılıktan bağımlılığa, bağımlılıktan süper bağımlılığa oradan da hiper bağımlı olmaya doğru ilerleyen insanlığın geleceğini derinden etkileyecek olanlar arasında "empati ve insan odaklı olma ilkesi" yer alacaktır.
33. Kendi yanılmazlığına inanmanın yıkıcılığı ilkesi
"Empati ve insan odaklı olabilme ilkesinin" uygulanmasının gerek şartı " kendi yanılmazlığımıza inanmaktan vazgeçmedir". İsiah Berlin'in dediği gibi, "Bir insanın kendi yanılmazlığına inanmasından daha tehlikeli ve korkunç bir şey yoktur".
Daha önce tartıştığımız "hata kültürü" insandaki gelişmenin özüdür; insan gelişebilmek için yanılabilmelidir ama aynı yanılgıları durmadan yinelememelidir.
Kendi yanılmazlığımıza inandığımız zaman, başkalarının düşüncesi önemini yitirir.
Kendi yanılmazlığımıza inandığımız zaman, kendi doğrularımız, başkalarının doğrularına karşı akıl gözümüz körleşir.
Kendi yanılmazlığımıza inandığımız zaman, bilgiyi paylaşma, uzlaşma, ortak akıl, ortak irade, ortak değer, ortak proje ve ortak kurumlar yaratma gibi " çoklu düşünce erdemine" ihtiyaç kalmaz.
Kendi yanılmazlığımıza inanma, birleştirici değil ayırıcıdır… Üretken değil, kısırlaştırıcıdır. Uzlaşmacı değil, çatışmacıdır. Kaynak verimi yaratan değil, israfçıdır.
34. Aşırı ve noksan değerlendirme ilkesi:
"Akılcılık ilkesini" çürüten kurt; "aşırı ve noksan değerlendirme ilkesinde" saklanır.
Aşırı ya da noksan değerlendirmenin temel nedeni eksik bilgidir. Eksik bilgi, olanak ve kısıtlarımızı abartan ya da küçümseyen bir algıya neden olur.
Aşırı değerlendirme, diğer bir anlatımla, abartı; fırsat ve tehlikeler ile olanak ve kısıtlarımız arasında tutarlı dengeler kurma yerine, "…ben en büyüğüm" algısını öne çıkarır; güç algısını bir çiğ gibi büyütür; ilkelerle sınır koyulmadığı zaman o güç algısı kendini boğmaya başlar. Hitler'in dünyaya hakim olma konusundaki aşırı değerlendirmesi geçtiğimiz yüzyılın en büyük insanlık dramını yaratmış, Alman ulusunun da ezip geçilmesi sonucunu yaratmıştır.
Tersi de doğrudur… Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun çöküş sürecinden sonra "…biz adam olmayız" algısı, eziklik ve garibanlık anlayışı toplumumuzun zihni derinliklerine sinmiş; toplu iğne bile üretemeyen toplum algısı "girişimci enerjisini" baskı altına almıştır.
Aşırı değerlendirme "maceraya", noksan değerlendirme de "akıl körlüğüne" götüren yoldur…
Doğada "denge" vardır; yaşadığımız evren "kritik eşiklerin evreni" değildir…Her büyük değişim ve dönüşüm kendi "yeni normalini" mutlaka yaratır…Biz, fırsat ve tehlikeler ile olanak ve kısıtlarımız arasında "dengeyi" arar; bunun için gerekli sondajları yapar, verileri derler, malumatı üretir, bilgiyi hazırlar, işimize yarayan bilgiyi sentezler ve anlamayı derinleştirirsek, Demirel'in yaygınlaştırdığı "çare tükenmez" sözünün gerçekliğini de anlarız.
35. Temel amaç: İnsan yaşamını kolaylaştırma:
Orhan Pamuk'un "roman sanatı" konusundaki denemelerinde sıklıkla yinelediği gibi, bir romanı etkili kılan onun "merkez düşüncesidir".
Hiç kuşku duymayalım ki, iş yaşamında başarılı olmanın gerek şartı da " maddi ve kültürel zenginlik üreterek insan yaşamını kolaylaştırma" temel ilkesine uymadır.
"Aç insanın önce kendi inançlarını yediğini" halkımız akıl birikimi binlerce yılın deneyimden çıkarır.
Sovyetler Birliği Dönemi'nin son bulduğu günlerde Gürcistan'a gitmiştim… Başkent Tiflis'te çok sayıdaki tiyatroya gitmiş; hepsinin dolu olduğunu görmüş ve şaşırmıştım. Aradan beş yıl geçtikten sonra, sistemin hızla çözülme sürecinde yolum bir kez daha Tiflis'e düştü… İlk gittiğimde beni dolaştıran dostum Guram Galogre'ye haber vermeden tiyatroları dolaştım… Tiyatrolarda gördüğüm manzara beni hüzünlendirdi.
Guram Galogre ile karşılaştığımda, " Tiyatrolara ne oluyor?" diye sordum… Deneyimli bir insan olan Galogre, daha sorumu bitirmeden, " Rüştü Bey, Rüştü Bey, kültür paranın izine basarak ilerler!" dedi.
Bir toplumun insanları, maddi ve kültürel zenginlik üreterek insan yaşamını kolaylaştırma ilkesini içselleştirmemiş; bu ilke yaygın olarak paylaşılan bir düşünce olmamışsa, o toplumun işi çok zorlaşacaktır.
İnsan yaşamını kolaylaştırma ilkesi, bizim kaynak yaratma, geliştirme ve verimli değerlendirme bilincimizi yükseltir; günübirlik güdülerin tutsağı olma yerine, planlı, programlı, disiplinli bir gelişme yaratma anlayışına taşır.
Bir insanın zihninde meşrulaştırdığı sevdası varsa, o insan sevdasının peşinde enerjisini etkin ve verimli kullanabilir. İnsan yaşamını kolaylaştırma sevdasının peşine takılmış bir toplum, nicelik kadar niteliği de gelişen bir kalkınma yaratır.
36. Adil olmanın birleştiriciliği ilkesi:
İnsanların güven yaratmaları, adil olmalarına, içsel tutarlılıklarını davranışları ile kanıtlamalarına bağlıdır.
İnanç sisteminde çok sık kullanılan bir sözü anımsayalım:" Bin yıl ibaret etmektense, bir an adaletle uğraşmak yeğdir. "
Adalet bilinci, bizim haklarımız başkalarının hakları ile sınırlı olduğu kavrama ve ona göre davranmadır.
Adalet bilinci, bizim fiziki ve fikri enerjimizle hak etmediğimiz, kurnazlıklarla etmeye karşı durabilmemizdir.
Adalet bilinci, başka insanların sorunlarına duyarlı olma; gerekirse eşitsizlik ve haksızların önüne duvar örebilmedir.
İnsandaki hiçbir duygu, adalet duygusu kadar uzun soluklu birleştiricilik yaratamaz.
37. Akılcılık ve kaynak verimi ilkesi:
Akılcılık, dünya genelindeki eğilimlerin fırsat ve tehlikeleri ile kendi olanak ve kısıtlarımız arasında denge kurabilmedir. Akıl, çevremizdeki değişim ve dönüşümlere uyumdur.
Darwin'in dediği gibi, " Canlıların uzun ömürlü olanları, en akıllıları olmadığı gibi, en güçlüleri de değildir; uyum yetenekleri yüksek olanlardır."
Akılcılık, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın, birlikte oluşturulan tarihin ve kültürün derinliklerini kavrayarak kendi davranışlarımıza yön vermektir. Akılcılık, dağlarından ırmaklarına, madenlerinden topraklarına, insanının değer sistemine kaynak zenginliğini kavrayabilmedir.
Yapacağı işle ilgili kaynakları nasıl erişebileceğini, kaynakları nasıl dönüştüreceğini, bitmiş ürünün satılışında işlemleri nasıl etkinleştireceğini düşünen, kavrayan ve uygulayan insan akılcıdır.
Canını, aklını, neslini, malını ve kültürünü korumasını bilmeyen insan akılcı olmaz… Sadece korumamak yetmez, ilerletme, yayma, derinleştirme ve yoğunlaştırma da gerekir.
38. Kin ve öfkeyi dizginleme ilkesi:
"Kin ve öfke insan yüreğine yük, zihnine gölgedir."
Kin ve öfke düşünme süreçlerinde alt-üst oluşlar yaratır; akıl eleklerinin gözeneklerini tıkar.
Olay ya da olgular karşısına, kin ve öfkenin tutsağı olarak çıkma yerine, dingin bir zihinle çıkabilirsek; olgunun nedenlerini araştırsak, aşırı değerlendirme tuzağına düşmesek; kendimizi vurmaya dönük özgüven eksikliğinin tutsağı olmazsak, oluşumda başkalarının ve bizlerin payını daha nesnel ortaya çıkarabiliriz.
Kin ve öfke, düşünce sistemimizin normal işleyişini bozar, tutarlı karar üretmemizi saptırır.
Kin ve öfke, dingin düşünmeyi engeller; suçu başkasında arama kolaycılığından beslenir.
39. Karşılıklılık ilkesi:
Rol paylaşımı nedeniyle "karşılıklılık ilkesi, uzun soluklu dirlik ve düzenin harcıdır".
Karşılıklılık, insanlara, topluluklara ve toplumlara "eş düzey değer" vermektir.
Karşılıklılık ilkesinden "mutlak eşitlik" anlaşılmamalıdır. Koyduğumuz akıl ve enerjinin hakkını eşit olarak almamız anlaşılmalıdır.
Barışı, dirlik ve düzeni bozan "karşılıklılık ilkesi" yerine " kibir ve üstünlük inancını" öne çıkarmadır.
İster avcı-toplayıcı aşamada bulunalım, ister yerleşik toplumda yaşayalım, ister sanayi toplumu aşamasında olalım, isterseniz bilgi toplumu aşamasının en uç noktasında duralım; insanın olduğu her yerde "karşılıklılık ilkesi" varlığını koruyacaktır; hayatin sabi olacaktır.
40. Geçiş süreçlerini yönetme ilkesi:
İyi yönetim, hayatin değişmezleri ile yaşadığımız evrenin değişmeleri arasında kimi zaman hızlanan, kimi zaman yavaşlayan "geçişleri" yönlendirebilme yeteneğidir.
Doğada canlı olguların doğuş gelişme ve yok oluş süreçlerinden geçer. Ekonomik yaşamda da gözlendiği gibi, bilim ve teknolojilerin yarattığı küçük değişikler birikerek bir büyük eğilime yol açar…
Harvey'in tanımı ile "birikim sistemi, net ürün tüketimi ve üretimi arasındaki dağılımın uzun bir dönem boyunca istikrar kazanmasını tanımlar; tüm üretim koşullarında, hem de üreticilerin yeniden üretme koşullarında meydana gelen dönüşümler arasında karşılıklılık içerir".
Birikim sistemi, açgözlülük ve sorumsuzluk, gelecek inşa etmesi olan lider eksikliği, dünya sisteminin kaldırabileceğinden fazla tüketimin pompalanması, toplumsal düzenden sorumlu kurumların işlerliklerini yitirmesi, gözetim ve denetim eksikliği, sloganların ciddi fikirlerin yerine konması, kibir ve üstünlük inancı ile eskiyen varsayımların sorgulanmaması, aklı emanet etme kolaycılığına kaçma vb. niteliksel etkenlerle özen gösterilmedi zaman çözülmeye başlar. Sistem tam anlamıyla çözüldüğü zaman "kriz koşulları" dengeleri bozar; sistemin bütün kuram, kurum ve kararlarında alt-üst oluşlar yaşanır.
"Doğa kritik eşikte durmayı sevmediği" için "kuvvet yasaları " harekete geçer; "yeni normalin oluşumu" hızlanır… Geçerliliğini yitiren zihni modelin yerine, yeni varsayımlarla oluşturulan yeni bir zihni model kurgulanır… İşlevsiz kalan kurumların yapı, işlev kültürlerinde ciddi değişmeler olur… Yaşanan geçiş sürecine uyum gösteremeyenler "yok olur". Öngörerek ve önlemler alanlar, az ya da çok bedel ödeyerek yeni birikim sisteminde "ayakta "kalır. Yeni normal koşulları kendi "fırsat alanlarını" yaratır; teknolojilerde de bir alt teknolojiden bir üst teknolojiye sıçramalar olur. Bütün "geçişlerin yönetilmesi" ustalıkla yapanlar kazançlı çıkar.
Tanımlanmak istenen işleyiş, toplumsal gelişmenin bütün aşamalarında geçerliliğini korudu için bir "hayatın sabiti" olarak karar parametreleri arasında kullanılması gerekir.

HAYATIN SABİTLERİ -5
"Hayatın sabitleri" denemelerinin sonuna geldik. Aklımıza gelenleri peş peşe sıraladığımız çok özet olarak paylaştığımız bu sabitleri çok değişik biçimde tasnif edebiliriz: Teknik olanlar, ahlakı değer içerenler; bireysel, topluluk boyutlu ve toplum ölçekli olanlar vb…
Üzerinde düşündüğümüz hayat sabitlerinin… Aklımıza gelenlerini unutulmasın, daha çok insana ulaşsın diye yazıya aktardık… Bu çok ham, eksikleri mutlaka olan; katıldıklarınız olabileceği gibi bir o kadar katılmadıklarınız olması doğal.
Önemli olan "ilkeler kalelerimizdir" saptamasını rehber edinerek, hayatin sabiti haline gelmiş ilkeler üzerinde bir nebze düşünebilmemiz…
41. Dualite ilkesi:
Hayatın temel sabitlerinden biri de "duailite ilkesi"dir… Karşılaştığımız bütün olay ve olguların iki yüzü vardır: Çirkin yüzü ve güzel yüzü. Örneğin toplumların dirlik ve düzenini sağlama, olası tehditleri erken uyarı yaparak önleme amacı istihbarat örgütlerinin güzel yüzüdür. Aykırı düşünenlere kurulan yasa dışı tuzaklar ise çirkin yüzünü oluşturur.
İnsanlığın geliştirdiği hiç bir teknoloji yoktur ki, insan yaşamını kolaylaştırıcı yani kadar risk oluşturan bir yönü de olmasın. Otomobiller bize haraketlilik, ulaşabilme ve erişebilme gücü kazandırdı ama yarattığı kirliliğin yol açtığı ölümlerin sayısını bilemiyoruz. İşlenmiş şeker nefis tatlar üretilmesini kolaylaştırırken ölümcül hastalıkları da tetikliyor.
Dualite ilkesine uyulmadığı zaman bir dizi ilke ihmal edilir: Piyasanın görünmez elinin yarattığı rekabet kaynak kullanma verimini artırırken, eşitsiz gelişmeleri de tetikleyerek, toplumsal düzenin temeline bomba yerleştirir; sınıf kavgalarına yol açabilir. Gelişmelerin sadece çirkin yüzünü görürken güzel yüzünü gözden ırak tutma, aşırı değerlendirmeler yapma potansiyellerimizi değerlendirmemizi engeller.
Dualite ilkesini bilirsek, kendimize fren koymaya çabalar; ahlakın altın kuralını attığımız her adımda anımsarız.
42.Bileşen ve bağlam ilkesi
İçerik, bir olgunun oluşumunu sağlayan bileşenlerden oluşur. Bu bileşenlerin çoğunluğu kendi kendilerini tekrarlar ve yapıyı oluşturur. Bir başka özellik, bileşenlerin kendi kendilerini yenileme özelliğidir. Bütün sistemler, kendini yeniden üretme özelliğine sahipse daha uzun ömürlü olur.
Sistemin gücü, bileşenlerin gücü kadar, bağlamlarının etkileri tarafından da belirlenir.
Akılcılık ilkesini açıklarken belirttiğimiz gibi, sistemlerin işleyişi, eğilimlerin yarattığı fırsat ve tehlikeler ile olanak ve kısıtlarımız arasında denge kurmadır.
Bileşenler ve bileşenlerin kendini yeniden üretme gücü sistemin iç yapısının gücüdür ama sistem kendini yeniden üretirken kendinden bağımsız olan bağlamlardan tümüyle yalıtılamaz. Buğday tohum olarak ne denli sağlıklı olursa olsun, kendini yeniden üretmek için toprak, rutubet, güneş ışığı vb. bağlamının uygunluğu da gerekir.
İyi kaliteli bir buğday bileşenlerinde yüzde 30-35 gluten, yüzde 12.5 protein, yüzde 50'de sedimantasyon bulunur. Buğdayın salt büyümesi ürün vermesi yetmez, kendi bileşenleri ve bağlamlarının bir araya gelerek kalite düzeyini de belirler. Toprak bileşenleri, iklim özellikleri ve tohum yapısı vb.
İçerik, bileşen ve bağlam arasındaki dengedir; bu denge birikim yeteneğini koruyarak, uzun dönemli geleceği güven altına alarak "sürdürebilirliği" sağlar. Başka bir anlatımla, kendini yeniden üretmeyi güven altına almak gerekir.
Fırsat ve tehlikeler, olanak ve kısıtlar, ulaşılmak istenen hedefler, insan yaşamını kolaylaştırma için oluşturulan yapılar "bileşenleri ve bağlamları" dikkate alan bir özene analiz edilmezse "kapsam ve içerik dengesini" kurama zorlaşır.
43.Altın kural: Sana yapılmasını istemediğini…
Hayatın sabitleri arasında yaygın olarak bildiğimiz ilke; ahlakın altın kuralıdır: "Sana yapılmasını istemediğini, sen de başkasın yapma"
Bir ilkeyi başka ilkelerle tanımlarız: Altın kural önce "kendine fren koyma ilkesinden" beslenir. "Kendinle başa çıkma" ilkesinden güç alır. "Gücü kullanma" ilkesi ile sınırlanır. Daha başka ilkelerle zenginleşir.
Altın kuralı bilmeyen bir insan, " Mehmet'le memleketin çıkarlarını dengeleyemez"; huzur ve güven ortamı yaratmada başarılı olamaz ve "iyi yönetici" olamaz.
44.İlişki yatırımının uzun solukluluk ilkesi:
Paranız varsa, dünyanın en ileri, en gizli teknolojisinin bedelini öder ve alırsınız. Paranız varsa, dünyanın en yetenekli insanlarını işinizin başına yönetici olarak getirebilirsiniz. Bir şeyi paranız olsa da bugünden yarına yapamazsınız: İlişki yatırımı.
İlişki yatırımı "uzun soluklu" bir iştir. İlkeli olacaksınız; özünüz, sözünüz ve davranışlarınız arasında tutarlılık olacak. Tutarlılığınızı korumak için bedel ödeyeceksiniz.
İlişki yatırımı uzun zaman, emek ve kaynak gerektirir; küçük adımlarla gelişir ve büyür. Ancak, yapılacak en küçük bir yanlış, bütün birikimi yok eder.
En ilkel yaşamdan en gelişmiş yaşama kadar herkes için "ilişki yatırımı" var olmanın olmazsa olmazıdır. İlişki yatırımın niteliği zaman içinde değişebilir ama, işlevi değişmez…
Bir hayat sabiti olarak "ilişki yatırımı bilinci yükselmiş" olanlar, toplumsal yaşama öne çıkarlar…
45.İnsanın olduğu yerde hiçbir şeye şaşmama ilkesi:
İnsanın yaratılıştan "iyi" ya da "kötü" olduğu söylenemez. Bir çocuk bütün saflığı ve potansiyeli ile dünyaya gelir. Çocuğun ailesi, yakın çevresi, okulu, içinde bulunduğu topluluk ve toplum, giderek insanlık çocuğun korkularını ve kaygılarını belirler, meraklarını yönlendirir, algılarını biçimlendirir, beklentilerini sınırlar, davranışlarını yönlendirir.
İnsanoğlunu disiplin altına almanın en etkili yolu onun "zihni modellerini" biçimlendirmedir. Zihni modellerin varsayımları iki eksende gelişir: Biri "inanç sistemi"dir. En ilkel dinlerden en gelişmiş olanına "inanç sistemleri" insanlara toplumsal ilişkilerde nasıl davranacağını tanımlar; insanla-insan, insanla inanılan yaratıcı arasında ilişkileri betimler.
İster doğuştan kazanılan değerlere dayansın, isterse öğretilmiş bilgilerin koşullandırılması üzerine inşa edilsin insanlar "ortak değerlere" sahiptir ama, her bireyin de kendine özgü değerleri, beklentileri ve davranışları da vardır.
İnsanın bu kendine özgü çeşitliliği nedeniyle kadim Afrika halkının akıl birikimi, "İnsanın olduğu yerde hiçbir şeye şaşma" der. Bilim ve teknolojinin yarattığı gelişme düzeyi ne olursa olsun, insanların farklı davranışları olacaktır; o nedenle Afrika atasözü yaşamın temel sabitlerinden biri olarak zihinlerde diri tutulmalıdır.
İnsan ilişkilerinde "bir kol mesafesi" bırakma, çok fazla bağlanma ya da nefret ölçüsünde uzaklaşma tavrı doğru değildir. Her şeyi yerli yerine koyarak ilişki kurulduğu zaman daha etkili ve anlamlıdır.
46. Sopa-kalkan ilkesi:
ABD Başkanı iken Bill Clinton'un çok sık anımsattığı bir ilkedir: Güçlü bir insan, çevresinde kendinden güçsüz olanlar döver. Güçsüz insan iki sopaya bir tahta çakarak, güçlünün sopalarına karşı geliştirdiği "kalkan" ile kendini korumaya çalışır. Güçlü aşırı değerlendirdiği özgüveni nedeniyle çevresindeki güçsüzlere saldırdıkça, kalkan kullanmak zorunda kalanların sayısı artır; güçsüzü uzaklaştırır. Ama kitleler bir lidere ihtiyaçları olduğu için aralarından birini lider seçerler. O lider de gücünü aşırı değerlendirirse, sopa-kalkan ilkesi bir kez daha işlemeye başlar.
Esasen, sopa -kalkan ilkesi, "güç kullanma ilkesi" ile birlikte ele alınabilir. Sopa-kalkan ilkesi insanın olduğu her yerde şu ya da bu ölçekte varlığını sürdürür…
İnsanoğlunun gücü, sopa-kalkan ilkesini bildiği zaman, " ahlakın altın kuralını" ve "kendine fren koyma ilkesini" de birlikte ele alarak, ilkeli davranarak çatışmaları en aza indirebilir.
47. Kendine fren koyma ilkesi :
"Kendine fren koyma ilkesi" de "insan olmanın" gerek şartıdır. Güçlü olduğumuz halde, toplumun dirlik ve düzeni adına, kendi yararlarımızı gönüllü olarak sınırlıyorsak, kendimize fren koymaya başlarız.
Kendi çıkarlarımız olduğu zaman dizginleri boşaltır; çıkarlarımız zedelendiği zaman başkalarının kendine fren koymasını istersek tutarlı davranmamış oluruz.
Ahlakın altın kuralı da, kendi şeytanı ile başa çıkma da, sopa-kalkan ilkesini anımsamada son çözümlemede "ortak yaşam bilinci" ile ilgidir; "benim haklarımın bir başkasının hakları ile sınırlı" olduğunu içselleştirmeyi gerektirir.
İnsanda ilkelliğin, cahilliğin, kendini bilmezliğin tipik göstergesi, kendine fren koyacak bir zihni disiplin, kültürel algı ve insani saygı olmamasıdır.
48.Sahip olma, olma ve zenginliğin üst sınırı ilkesi :
Zenginliğin üst sınırı, dostlarınız ile sofrayı korkmadan paylaşacak kadar gelire sahip olmaktır. Ondan ötesi "sahip olma" ve "olma" aşamalarıdır.
Halkımızın deyimi ile "namerde muhtaç olmamak" geçinmeni olmazsa olmazıdır.
Sahip olma ise evlere, fabrikalara, arabalara, yatlara, katlara hükmetme isteğidir. Sahip olduğunuzda, kitleler gözünde göreceğiz itibar varlıklı olmayı özendirir.
Oysa varlıklı olma değil var olma, önemli olma değil değerli olma, muteber olma değil muhterem insan olmak daha önemlidir insanlığın ortak algısında.
Toplumları yücelten, bireysel anlamda entelektüel kapasite ile sistem kapasitesidir. Bireysel kapasitelerimiz geliştikçe, sahip olma eğilimi gücünü yitirir; olma eğilimi güç kazanır. Toplumun "seçkinleri" ne kadar fazla ise, o toplumda araştırma, tartışma, analiz ve sentez gücü o kadar yükselir.
49. Alışkanlığı kolay sanma yanılsaması:
Hayatın çok temel sabitlerinden bir diğeri de " alışkanlığı kolay sanma"dır.
Alışkanlıklar, gelişmenin hangi aşamasında olursak olalım, insani gelişmenin önündeki en büyük engeldir.
Alışkanlıklar afyondan daha tehlikeli, kalıcı ve kırılması zor uyuşturucudur.
Alışkanlıkların kaynağı, önyargılar, yerleşik doğrular, kalıp düşünceler ,kör inançlar ve ezberlerdir,
Einstein'in ünlü sözünü bir kez daha anımsayalım: Önyargıları kırmak, atomu parçalamaktan daha zordur.
Her zaman alışkanlığı kolay sanma algısı olacaktır; bu hayatin sabitidir. Önemli olan bilinçle üzerine giderek, alışkanlıkla değil, analizle sorunlarımızın çözümünü aramaktır.
50.Metot geliştirme ilkesi:
Hayatın sabitlerinden biri de "metot bilgisi"dir.
Metot konusunda ilk öğrendiğim ders," Metot o kadar önemsizdir ki, sadece esası etkiler" sözüyle ifade edilmiştir.
Bir işi neden, niçin, nasıl yaparsak daha az zaman, emek, para ve diğer kaynak harcayacağımızı araştırıp bir "yol ve yöntem" bulduğumuzda ortaya çıkar.
İster bireysel fizik gücümüz ve birikimimize dayalı çalışalım, ister topluluk başarısı için uğraşalım, daha ileri giderek toplumun kaynaklarını kullanalım, daha da ileri gidelim, yaşanacak başka dünya olmadığı bilinci ile hareket ederek, yaşanabilir ve sürdürülebilir için çaba gösterelim "metot bilgisi" hayatı öneme sahiptir.
Birey, topluluk ve toplum yaşamı sürdükçe insanların kendi aralarında, işle insan arasında, insanla doğa arasında ilişkilerin verimi hep "metot bilgisine" dayalı olacaktır.
"Metot geliştirerek işimizi farklı yapabilmenin yarattığı farklılık" gelişmenin bütün aşamalarında özünü korumaktadır; bu nedenle "hayatın sabitlerinden biri" olma özelliğini korumaktadır.



kaynak:
Rüştü Bozkurt'un "Hayatın sabitleri yazı dizisi", Dünya Gazetesi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vücut Geliştirme Hareketleri: göstermeli anlatım

McDonald's ın vizyonu

Osmanlı tarihi, toplum ve ekonomi üzerine