24 Aralık 2012 Pazartesi

Osmanlı tarihi, toplum ve ekonomi üzerine


Raporun Amacı
Bu raporun amacı Halil İnalcık gibi bir üstadın Osmanlı toplum ve ekonomisi üzerine yazdığı araştırma ve tespitlerin yer aldığı kitabı irdelemeye çalışarak, Yeditepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü seçmeli dersi ECON 475 Kültürel ve Tarihsel Açılardan İktisadi Davranış dersine kişisel katkı sağlamak, konuları içselleştirmek ve bu çalışma neticesinde temel özelliği toplumsal yapının, ekonomi ve yönetimsel düzen ile iç içe geçtiği incelemede durumun tarihle bağdaştırarak tarihsel açılardan değerlendirme ile yapılanların farkına varmak, analiz ve tespitlerden çıkarım sağlamak ve günümüzdeki toplumsal yapı, ekonomik strüktürler hakkında ilişki kurabiliyor olmaktır. Ben de İşletme bölümü son sınıf son dönem öğrencisi olarak raporu hazırlayabilmek için seçilebilecek kitaplar listesinde bu kitabı merak ederek kendimi geliştirmek istediğim, kitap içindeki okumalardan kazanacağım tespitlerle kendimi bu konuda zenginleştirebileceğimi düşünerek  bu kitabı seçtim.

Kitabın Özellikleri
Kitabı akıcılık ve okuma kolaylığı açısından değerlendirecek olursam; kitap okumayı seven birisi olarak  “Osmanlı’da toplum ve ekonomi” kitabının okunması Osmanlıca kelimelerden ve bilmediğim sözcükler nedeniyle zorlandım diyebilirim. Fakat, bu da kitabı seçme isteklerimden biridir, bana bir şeyler katmıştır. Bilmediğim toplumsal sınıf ve bir takım toplumsal ve ekonomik sözcüğün anlamını öğrenmek benim için yararlı oldu. Diğer yandan kitabın anlaşılması yukarıda bahsettiğim zorluk haricinde kolaydı. Benim için kitap bölüm bölüm sürükleyicilik açısından farklılık gösterdi. Kitap içindeki bölümlerde fazla ayrıntıya girilerek kapsamlı bilgi verme niteliğine sahip bir kitap, inceleme ve araştırma kitabı olduğundan, odaklanma ve akıcılık açısından kendi ilgi ve uzmanlık alanım olmadığından dolayı beni zorladı. Kitap diğer yandan teorik açıdan irdeleme kapsamında teorik bilgilerle ve somut gerçekliklerle sentezlenerek sunulmuş. Dolayısıyla, yazar kitabında okuyucuya çok güzel tespitler ve bilgi değeri sunuyor diye düşünüyorum. Toplumu yorumlayarak para kazanacak, üniversite öğrencilerinin interpretivist becerilerini geliştirmeleri açısından kesinlikle okuması ve bilgi dağarcığı içinde bulunması gerektiğine inandığım bir çalışmadır.


Kitabın Genel Olarak Değerlendirilmesi
Bu bölüme,  kitabı okurken aldığım notlar, internet üzerinden yaptığım araştırmalardan ve anlamadığım sözcükleri, tanımları araştırıp, onlar üzerinde yaptığım yorumlar vardır. Kitabı okuyabilmek aynı zamanda çalıştığım ve bir STK’da yer aldığım için uzun sürdü ve odaklama açısından zor oldu. Fakat, elimden geldiğince bu süreçte de hem ders notu olarak, hem de bana ders içi yorumlarıyla katacağı vizyon nedeniyle tamamlama gerekliliği oluşturmuştu. Nitekim, toplumsal yapının kontrolü, ekonomi tarihi, bölge ekonomisine ilişkin tarihin anlaşılması ve toplumsal yapının anlaşılması açısından benim için faydalı bir kaynak oldu. Kitap bölümlerden oluşarak 15 ile 18.yy içerisinde yer alan olaylar ve toplumsal yapıyı anlatan incelemelerle bölüm bölüm ayrıştırılmış. Dolayısıyla, genel kitap size toplum ve ekonomi konusunda bilgi sahibi yapıyor, fakat kitap incelemesi içerisinde bu bölümleri ayrıca aktarmak ve arasında gruplayarak yorumlamak benim için mümkün oldu.

**
Öncelikle Osmanlı Devletindeki toplumsal yapıyı anlamak kitabı ve tespitleri anlama açısından önem taşıyor. merkezi otoritenin bölgedeki askeri gücü üzerinde kurguladığı toplumsal sistem ile bu sistem içerisindeki devlet gelir sisteminin anlaşılmasının ne kadar önemli tespitler olduğunu anladım. Bu nedenle;
Raeyalar toplumsal sınıfta alt tabakayı temsil eden, köylülerdir. Bölgede mıri arazileri ekip biçen ve toplumsal yapıya uyum sağlayan ve vergisini sipahileri veren kişilerdir. Bölgelerde yaşayan bölgenin ekonomik faaliyetlerini sağlayan tüccarlar haricinde bölge içerisinde tüketen ve üreten bir zenaatkar sınıf yer alır. Bunlar marangoz, kunduracı, doktor gibi kimselerdir. Bu zenaatkarlar kendi aralarında loncaları oluşturur ve bir çok iktisadi yapısal kararı birlikte alırlar. Bu sayede merkezi otoriteye de bağlı kalınmış olur. Osmanlı ekonomik yapısı tarım, sanayi ve ticaret olarak üç ana grupta toplanır. Ticari anlamda Osmanlı devleti 16yy’ın sonlarına kadar hemen hemen ticaret yollarına egemen ve bu yollar üzerinden büyük gelir elde eden bir devlet rolündedir. Sanayi olarak Bursa, İstanbul ve çevresinin ön plana çıktığı görülür. Bu şehirler bir çok tüccarı ağırlayan ve bir çok malı Pazar tezgahında barındıran şehirler olarak sanayi açısından da dünya üzerinde rekabet edebilen şehirler olarak bir süre kalmıştır. Buradan toplanan vergiler ve yapılan düzenlemeler ile merkezi sistemin kontrolü içersinde nasıl yer aldığı detaylı incelemelerle kitap içerisinde aktarılıyor.
Diğer yandan en önemli bölgesel yapı olan askeri sınıf ise bölgede Osmanlı Devleti’ni temsil eden bir sınıf olarak bir çok yükümlülük ve ayrıcalığa sahiptir. Özellikle, timarlı sipahi sisteminin bölgenin korunması ve vergilerin tahsil edilmesi ile ilgili süreci mükemmeleştiren Osmanlı Devlet otoritesinin toplumdaki bireylere kadar kontrol edebildiği bir yapı sunmaktadır.
Devlet vergi sistemi içerisinde, toplumsal ayrım, bölgesel, dinsel bir takım farklılıklar vardır.  Bunun yanında vergi sisteminin temelini oluşturacak bir takım baz alınan birim her yere egemendir. (örnek: çift resm-i)
Timarların devamlı olarak Hıristiyanlara verildiği doğru değildir. Timarlılık aile bünyesinde kalabilir. Toplanan bölgesel vergi askeri kontrol içinde arazilerden toplanan gelir ve üretilen mamüllerdir. Askeri kontrolde işlenir ve birimsel ölçekte arazi başına vergi toplanır. Vergilendirme aşamasında temel alınan arazi ölçü birimi Resm-i çift dediğimiz bir çift öküzdür. Bir çift öküz o dönem içerisinde bir çiftliği sürmeye yetecek mamül toplamayı sağlayacak bir gereksinimdir. Çiftlik sözcüğü de bu kökenden türetilmiştir. Dolayısıyla Reayayı ilgilendiren vergiler resm-i çift, salariye dediğimiz ekip biçen çiftçilerin miri yani devlete ait toprakların kullanılmasından dolayı ödedikleri 40’ta 1’lik vergi, göçebeleri ilgilendiren res-i ganem, tapu resm-i vb. dir. Genellikle bölgenin timarlıları o bölgeye ait insanlar oluyorlar. Batı topraklarında özellikle Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçen timarların mükafatlandırılacağı bir düzen mevcuttu. (sf.93, para.3) Bu mükafat aslında o bölgedeki liderlerin Müslüman olmalarını sağlayarak orada içten Müslümanlığa geçişi yaratmak ve Osmanlı felsefesine uygun bir bölge yaratabilmek vardır.
Devlet timar sistemiyle sınır, savaş bölgelerinde sürekli asker tutabiliyordu. Hıristiyanların Osmanlı ordusu idaresinde olası savaşda bir kuvvet olarak bulunmaları gerek fetih bölgelerinde bir devlet otoritesi yaratma, gerekse bölge koruma ve potansiyel durumlarda hazır bulunma kapasitesi sağlıyordu. Aynı zamanda da askeri-bölgesel özer güç hissi de toplumsal anlamda bölgede devleti simgeleyen askerler: sipahiler için ayrıca toplumsal ayrıcalık olarak algılandığından askeri bir bölgesel kontrol statüsü sağlanmıştır. Bu sistem, Osmanlının İmparatorluğa geçtiği başarı sürecinde en önemli toplumsal modeldir.
Müslüman olma önceliği Osmanlı İmparatorluğunda önemli bir öncelik sağlasa da sınırlarda özellikle Timar uygulanan bölgelerde, balkan bölgesinde dini ve ırki bir farklılık gözetmeyerek temelinde önemsenen merkeziyetçi otorite üzerinde inşa edilmek üzere oluşturulan vergi, kontrol, askeri güç, sistemi içerindedir. Timar sistemi sayesinde, İmparatorluk, geniş topraklar içinde büyük bir kontrol hakimiyeti sağlamıştır. Bu da imparatorluk süresince onu ayakta tutacak bir iskelet olmuştur. Fakat, sonrasında Timarlı askeri sistemin yeterli olmayacağı anlaşıldıktan sonra ve dolayısıyla daha farklı; ileri düzeyde askeri güç sahibi birimleri oluşturma girişimine geçmiştir. Bu durum vergiden gelen paranın akışında değişime ve dolayısıyla, timarların öneminin yitirilmesiyle, bölgesel otoritede değişimlere neden olacaktır. Bunun sebebi, yeniçerilerden oluşacak eğitimli bir ordu düzeni Osmanlı’nın bütçesine aylık ödemeler olarak büyük nakit çıkışı sağlayacak ve eski vergi sistemine oranla çok daha riskli ve ekonomik yönden zararlı bir düzene bürünmesidir. Timar arazilerinin satılarak el değiştirilmesi ve bölgede ağalık toplumsal sınıfının doğması sistemdeki değişimin toplumsal etkisidir ve bu durum vergilendirme sistemindeki değişikliklerle birlikte bir yandan suiistimallere oldukça açık bir hal almış, diğer yandan da nakit ödeme Osmanlı toplumunun hazır olmadığı, bölge içinde sorun yaratan bir sisteme dönüşmüştür. Osmanlı İmparatorluğu savaş gücü üstünlüğünü korumak amacıyla, kuruluşundan itibaren kale savunma birimi olarak tanınan ateşli silahlara sahip Yeniçerilerin önemini arttırıyor. Dolayısıyla, devlet vergi sistemi büyük oranda bu yeni düzen doğrultusunda nakit para ihtiyacını karşılama nedeniyle vergi sistemi, toprak kontrolünde değişikliğe giderek arazilerini satmıştır.
Bu yeni yapıda ise köylünün tabana yayıldığı ve bu tabanı kontrol altında tutan iletken yapı olarak bölgede vuku bulan askeri yapı içinde yer alan sipahiler yerine, dini ve bölgesel liderlerin kontrol ettiği ve bölgede sağladığı otorite yapısına zarar veren; kontrolsüz bir ağa otoritesi doğmuştur. Kontrolsüz olarak ağaları ifade etmemin sebebi kitapta yer alan köy ağalarına karşı düşmanlık ve emniyetsizlği aktaran bizzat ayaklanmış reayanın kendisidir. Sistemdeki bu değişim toplumsal olarak büyük bir memnuniyetsizlik yaratmıştır. Her ne kadar düzen sağlanması için isyankarların sürgün edilmesi vb. düzen arttırıcı önlemler alınsa da, Nail Bey’in notlarıyla aktardığı biçimde; “Burasını şimdiden beyan ederim ki, Bulgaristan elden gidecektir.” Büyük bir sorun olarak gospaderlik bölgelerdeki düzeni bozmuştur.


Osmanlı Dönemine Ait İktisadi Vaziyet:
Anadolu halkı Osmanlı’nın Feth ettiği şehirlere gidip yerleşiyor ve yarı-göçebeler köylerin timarlı sipahiliğini kabul ediyordu. Bunların aynı zamanda Rum halkın ekonomik hayatlarına tammalayıcı ve işledikleri mallarını karşılığında tüketip, kullanacakları bir düzen sağlamıştır.
Bizans rejiminden soğuyan Rum halkı Osmanlılara kendi arzularıyla katıldılar. Osmanlı istilasını faydalı görüyorlardı. Nitekim, Feth edilen bölgelere gelen göçebe ve yarı-göçebeler halk, askeri ve bölgeye ait çeşitli sorumluluğu olan kişilerin coğrafyalarına iktisadi hareketlilik sağladığı görülmüştür. Çünkü, Osmanlı beylik dönemiyle Marmara bölgesinde aldığı topraklarla birlikte Rumların ve Türklerin kendiliğinden doğan iktisadi birliği görülüyordu. Durum içinde ilerleyen karşılıklı fayda, Osmanlı’nın balkanlara doğru ilerleyerek dönemin en önemli ticarı merkezlerini feth etmesine katkıda bulunmuştur. Bu bölgeler Osmanlı toplumunun ihtiyaçlarını karşılarken; zengin materyal pazarı haline gelmesini sağlamıştır. Nitekim, her ne kadar Papa Osmanlı ile ticareti yasaklamış olasa da 17.yy’da bile batıya mühim miktarda saf, pamuklu bezler, pamuk ipliği, makoren gibi malumatlar gönderiliyordu. Batının endüstriyel gelişimi ancak 18. Yy’da İstanbul ticaretine etki edebildi ve bu etki çok kısa bir sürede virüs gibi yayılarak ekonomide müthiş bir egemenlik sağladı.
15-16.yy’ları dünya genelinde ekonomik kıtlığın hissedildiği bir dönemdir. Avrupadaki ülkelerde kıymetli maden darlığı ve ekonomik zorluk nedeniyle çeşitli madenlere yönelinmiştir. Bu dönemde Osmanlı devleti para darlığı nedeniyle maaşlarının yatırılması gereken ulufeli orduya düzenli ödeme yapmakta zorluk çekmiştir. Düzenli ordu mantığı hem bölgesel otoritenin ağalar nedeniyle kırılmasına; bölge raeyalarının Osmanlı’dan uzaklaşmasına, hem de ekonomik açıdan büyük bir nakit arayışa sürüklemiştir. Bu dönemde Avrupanın maden özellikle de altın, para ihtiyacını Amerikanın maden yataklarından gelen madenler sağlamıştır. Para ve maden bolluğu fiyatlara da yansımış ve bu ekonomik değişim Osmanlıyı da etkilemiştir. Diğer yandan Hindistan’dan gelen Osmanlı’nın egemenliğindeki ticari faaliyetler bu dönemde İngiltere, Portekiz, İspanya tarafından rahatsız edilmiş ve eski yapısını, verimliliğini kaybetmeye başlamıştır. Hatta Venedikli beş saviilerin 31.Mart.1628 tarihli raporunda olduğu gibi; “Eskiden Levant ticareti bu pazarın (Venedik) esas temeli idi, bütün Almanya’ya baharatı bu Pazar temin ederdi, şimdi ise bunu İngilizlerle Flemenkliler sağlamaktadır.”
Bu tarihler itibariyle İngiliz ve Hollandalılar sadece Hint okyanusuna değil Akdeniz’e de bahri ve ticari üstünlük kurmuşlardır.
Osmanlı’da yaşanan ekonomik kıtlığın bir kısmı ticaret yoluyla Avrupa’dan taşınan bir ekonomik problemdir. Yoğun biçimde ticari faaliyet yapan avrupalılar getirdikleri para nedeniyle kendilerinde var olan devaluasyonu sürüklemiş ve Osmanlı’ya zarar vermişlerdir.
Ticari münasebetler içinde Bursa’nın Osmanlı’daki faaliyet yeri, önemi vardır. İran’dan gelen ipek Bursa’da işlenerek eşsiz kumaşlar dokunur ve avrupaya İstanbul yolu ile taşınır. Karşılığında avrupa malları alınıyordu. Bu ticarette İranlı tüccarlar ve getirdikleri ipekler de vardır. İpek kadar batı anadoludan getirilen pamuklu malumatı da Bursa üzerinden işlenerek satılıyordu. Bursa tekstili avrupanın bu kategorideki büyük ticari ihtiyacını karşıladığı merkezdir.
Osmanlı Devleti için Bursa siyasi bir merkez, milletler-arası bir ticaret merkezi idi. 14-15yy arasında Frenk tacirleriyle Bursa pazarında baharat ve kumaş üzerinde ticaret muameleleri vardır. Arabistan’a safkan kumaş, Türk ticarileri yükte ağır olanları (kereste, demir,zift vb.) Antalya deniz yolu ile, kıymetli malları ise kervanlarla çapraz kara yolu ile gönderirlerdi.
Hint emtiası da kuzey memleketlere Tuna ve Karadeniz limanlarından gönderilmekteydi. Hindistandan gelen vekiller bu bölge genelinde sürekli sıcak bir ticari ilişki yönetmişler ve Hint emtialarını gelirmişler. Venedikliler baharatı, kumaş ile takas edebildiklerinden direkt olarak buradan satın alıyorlardı. Bursa 14-15.yy’lar itibariyle sanayisiyle teknik açıdan tekstil ve pamuklu ürünlerin renklendirme, dokuma vb. alanlarında öncülerinden aynı zamanda da ticari boyut açısından bir çok farklı ürünü bir arada bulunduran en çeşitli pamuklu pazarı halindeydi. Osmanlı ticareti kendi denetimi altına alabilmek için birçok ada ve liman bölgesini, ipek yollarından gelen kervanların bağlantı noktalarını feth etmiştir. Batıdaki coğrafi keşifler tamamlanmadan evvel bu egemenlik batı ve doğu ticari faaliyetlerinin kendi denetiminden geçerek vergilendiği muazzam bir ekonomik katkı sağlayan bir konumdadır Osmanlı…
Öte yandan 16.yy’la birlikte merkantilist zihniyetin avrupada milliyetçiliği kavrayan bir fikir olarak benimsenmesi ile Osmanlı’nın vergi kontrolünde ilerleyen ticari faaliyetlerin giderek bir ham madde pazarı durumuna düşürecektir. Bu da Bursa gibi bir dönem Osmanlı’sının ileri gelen sanayi merkezinin geri kalmasına yol açıyor. Şüphesiz merkantilist zihniyet ile hareket eden avrupanın karşısında daha farklı bir ticari ve iktisadi politika izlenmesi gerekliydi.

Osmanlı Pamuklu Pazarı –Hindistan ve İngiltere
Pamuklu- ipek dokumaların Osmanlı toplumunda geniş bir kullanımı vardı. Bu nedenle bu ürünlerin yurt içinde üretilerek kullanılması gerekliyken sonraları Hindistan ve İngiltere’den ithal edilir hale gelmesi  yurtiçi ekonomisine ve üretimine büyük zarar vermiştir. Bunun analizi için kitapta gümrük defterleri inceleniyor. Günrük deftterlerinden alınan ithalat girişlerinde göze çarpan gelen malların çoğunluğunun dokuma, tekstil ürünü olduğunu ve bu ürünlerin genelde Müslüman olan doğu ülkelerinden yapıldığını görüyoruz. 16.yy ihracat açısından da Tuna’dan Kafkasya’ya kuzey ülkelerinin Anadolu ve Rumeli pamuklu ürünlerini ithal ettikleri belirtiliyor. Bu durum ise 13.yy’dan beri var olan siyasi, kültürel bağların, ekonomik temelini oluşturmaktadır. Kuzeye giden ürünler arasında ağırlıkla pamuklu ürünler, sonrasında akdeniz yiyecekleri, Arabistan ve Hint malları vardır.
Hint pamuklularının Osmanlıyı istilası 15-18.yy’lar arası olmuştur. 16.yy’da Hürmüz’de Portekiz egemenliğinin fiilen tanınması  Osmanlı’nın akdenizdeki ticari kontrol gücünü  azaltıyor. Bu durumla birlikte Hürmüz Bosna-Bağdat-Halep ve İran ticaretinin bir antreposu halini almıştır. Bu durum Avrupa için alternatif yollar sunmuştur. 16.yy’daki doğu bölgeleri arasındaki çatışma ticareti çok etkiliyordu. Ermeniler ise bu durumda ticareti tamamlayan tüccarlar olarak bu bölgeden çok iyi geçim sağlıyorlardı. Öyle ki, 1690 gümrük gelir verisine göre sadece padişah haznesine Hindistan ticaretinden yılda yarım milyon altın gelir sağlanıyordu.
Hindistan-İran-Osmanlı ticaretinde Ermeniler kadar olmasa da Hintli tüccarlarda çok aktifti. Osmanlı için ise 17.yy’da Hintlilerle yapılan ticaret ekonomik açıdan kaygı doğurur hale gelmişti. Üretebildiğimiz metaların ithal edilerek piyasanın kan kaybetmesine yol açıyordu. Buna karşılık Hindistan’a bu ticareti dengeleyecek bir meta satılmıyordu. Diğer yandan bir çok tespit Yakın-Doğudaki devletlerin Hindistan’a ürün satabilmede başarısız olduğunu göstermiştir. Bu nedenle belli başlı ürünler harici Hindistan’dan talep edilen ürünleri tamamlamak adına tüccarlar yanlarında nakit para taşıyorlardı. Hint pamuğunun özellikle 17.yy öncesi Avrupa’nın sanayileşmesinde büyük bir rolü vardır. Bunun öncesinde Osmanlı’daki pamuklu sanayisinin oluşumuna ve Yakın-Doğu’nun bu konudaki gereksinimi Hindistan’dan sağlanmıştır. 17.yy’da Hindistan’ın egemen olduğu Avrupa pamuk piyasasında İzmir’den giden pamukların da anadolu mamülleri olarak satıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, hala o dönemde pamuklu sanayisi açısından rekabet edebilir halde olduğumuzu gösteren bir veridir.
17. ve 18. yy’larda Türk üretimi Hintli mamüllerle yarışabilecek kalitede, rekabet olanaklarına sahip olarak görülüyor. Fakat, Hint üretiminin başlıca avantajı ekonomik açıdan üretim ucuzluğudur. Genellikle 15.yy’da Kuzey-Güney ticaretinin temel maddesi ucuz pamuklulardır. Bu tarihi dönemde Osmanlı vergi kontrolünü elinde bulundurarak, Batıya pahali ipek dokuma ürünleri satabiliyordu. Bu ürünlerin bir kısmı İran’da üretilen, Bursa’da üretilen, Hindistan’dan gelenlerdi.
Dönem içerisinde yakın doğuya savaş ve devletler arası münakaşaların olduğu zamanlara rağmen ticari faaliyet bu bölgede Ermeniler tarafından devam ettirilebiliyordu. Batı ve Osmanlı tarafında ise bu konumlandırmayı Levantlar, Venedikliler, ve Cenevizliler almıştır.
Kuzey Avrupa tarafında İngiltere ve Hollanda’nın 17.yy’daki Hindistan mallarına ulaşma konusunda yaptığı keşifler ile doğu-batı ticaretini farklılaştırdığını görürüz. Özellikle pamuklu ürünleri bu emperalist ülkelerin temel sanayi devrimi satış mamülü olarak benimsedikleri bu mamüllerin Hindistandan alınarak makinalaşmış üretim kanallarında üretilmesi sağlanıyor. İngiltere, Pazar olarak kendisine en uygun olarak, Hindistan’ı taklit ederek erişeceği yakın-doğu pazarını seçiyor.
Tam bu noktada İngiltere’nin Pazar başarısındaki önemli vurgulardan biri büyük halk yığınlarına satabileceği dolayısıyla, büyük hacimli, kitlesel üretim; verimlilik ilkesine uyacak bir Pazar ele geçirmek önemlidir. İngiltere,  pamuklu üretim tesislerinin makineleşmesi ve iç talepteki artış sayesinde güçlü bir gelişim göstererek dış pazara açabileceği düzeyde sanayileşme sağlamıştır. İlaveten, İngiletere’nin Pazar bulmasındaki en büyük tespit ve Hindistan’ın orta doğudaki pozisyonunu alacak massif üretim ile ucuza pazara sunabileceği bir sanayi meydana getirmek ve bunun ürünlerini geniş kitleye satabileceği yakın bir dış Pazar bulabilecekti. Ayrıca, export yaparak öğrendiği Hindistan üretim tipleri de kullanıp, taklit edebileceği, bu sayede hızlıca sanayileşebileceği  bir fırsatı da sunuyordu. (re-exporting)
Sanayiye makineleşmiş üretim bantlarının girmesi 18.yy’ı üretim/maliyet açısından yeni bir ufka zorlamış ve dünya ile Osmanlı ekonomisi için yeni bir dönem yaratmıştır. Osmanlı ekonomisinin temel çöküş nedeni dünya kapitalist ekonomisinin uydusu konumuna düşmesi; ana sanayi kolu olan pamuklu ürün ihracatı konumunu ve diğer yandan da ticari yolları kontrol eden egemen ve ortak nokta devleti olarak kalamamasıdır.

Osmanlı Hukukuna Girişi
Osmanlı devleti hukuk sisteminde dinselik ve geneleksellik olarak 2 ana motif görürüz. Osmanlı nizam olması gereken yerler, şartlar içinde Tanrı tarafından koyulmuştur. Bu düzen Tanrının dünya üstündeki görüntüsü, Tanrının kılıcı diye halk arasında unvan, tasfirleri olan Padişahın bu düzenin koruyucusu, kollayıcısı, düzen yaratan ve uygulayan varlığı olarak yeryüzündeki tek kişidir.
Yani, Max Weber’in Patrimonializm’de dediği yanı burada tamamlıyor. Bu toplumsal düzende ise tanrı herkese bir rol vermiştir. Bu rolle insan kendi dini, müslüman olarak rolü ile yetişmeli ve toplum adına da dengeli, nizamlı bir yaşam sürmelidir. Osmanlı devlet yapısı ve toplumsal yapıda vuku bulan siyasal anlayış Tanrının düzenine uymaktır. Bu da tanrının dini isteklerine uymak kadar, toplumsal; padişahın eliyle (yoluyla) gösterilen nizamı, sorumluluğu tamamlayabilmektir. (Türk İnkılap Tarihi, sf. 184)
Osmanlı Devleti teokratik bir devletti. Bir din devleti olarak geçerli olan hukuki sistemi dinseldir. Uygulanan dinsel hukukun öncelik sırasıyla temel kaynakları; Kur’an, Hadis, Kıyas ve icmadır. Diğer yandan, devlet yönetimi olarak çerçevelenen hukuksal yapı şer-i kanunlara uygun olarak padişah tarafından çıkarılan kanunlarla doldurulur. Bunlara örfi kanunlar denir.
Modern toplumlarda var olan birey ve bireyin sahip olduğu haklar, vatandaşlık hakları gibi bireye indirgenen özgürlük Osmanlı Devlet yapısında mümkün değildir. Bu yapı içerisindeki toplum, kulluk anlayışı ile toplumda sahip olduğu rolü uygulayan ve nizama her şartta uyan, erine getirilen padişahın hizmetine sağdık kullardır. (Türk İnkılap Tarihi, sf.186)
Rahat’us-Sudur (1203) “imamın vazifesi hutbe ve dua ile meşgul olmak… Padişahlığı/hakimiyeti sultanlara havale etmek ve dünyevi saltanatı onların eline bırakmaktır.”
Bu durum Türk milletinin önceden kurduğu devlet kanun yapısından gelen atayı rol-model aldığı eşleşmedir. (Fatih’ten önce Müslüman hükümdarlardan Selçuklu Melikşah’ın, İlhanlıların kanunnameler tertip ettirdikleri kaynaklarda işaret edilmiştir. Ayrıca, bu kanunlara Fatih saygı duyar, kendisinin de kanunu olarak sayardı.)
Padişahların çıkardığı kanunnameler arasında yönetimsel, terf etme, maaş, durumlara özel davranışlar vb, devlet teşkilatı, raeya vergilendirme, konumların belirtilmesi gibi kararlar alır. Bu kararlar padişah fermanı olarak çıkarılır. Padişahın çıkardığı hükümler ve kanınlar sonraki padişahları bağlamaz. Yeni gelen padişahın b yapıyı yeniden düzenleme ve ya eski uygulamayı aynen alma tercihi vardır. Bu yapı içerisinde yukarıda bahsettiğimiz atadan gelen bazı kanunlar vardır ki Fatih bu kanunları gururla “Bunlar benim dahi kanunumdur.” Diyerek yücelttiği ebedi kanunlar olarak kalmasını istediği görülmüştür.

Sened-i İttifak Hakkında
Nizam-ı Cedid ile ordunun değiştirilmek, yenilemek istenmesi, Yeniçeri ocağındaki sorunlar ve genel anlamda hepsini içeren merkezi otoritedeki zayıflık ve bunun getirisiyle bölgelerde yaşanan ayrılaşma durumları vardır. Bu sened ile devletin, diğer otoriteleri toplayıp, gidişatın birbirlerine zarar vereceğini anlatarak herkesin kendi otoritesindeki alanları ve vazifelerinden çıkmadan eşit derecede saygı ve güven ortamının sağlanması isteniyor. Padişah otoritesi altında mutlak durumların korunabileceği ve bunun sened-i ittifak ile garanti altına alındığı bir durumdur. Sened içindeki Osmanlı devlet yapsını bozan en göze çarpan özerklikler bölge kontrolünün feodal bir mahiyet kazanmasıdır.  Her ne kadar devlet anlayışı ve otorite açısından büyük bir tehdit olarak tanımlansa da 18.yy göz önüne alındığında şartlar itibariyle mecburi kalınmıştır.

Tanzimatın Uygulanması ve Sosyal Tepkiler
Gülhane hattının yenilenmesi bağnaz kesimde büyük kafirlik olarak görülürken, hıristiyan ve diğer kesimde umut vaat eden bir yenilik olarak algılanmıştır. Gülhane hattı halka verilen, halk adına yapılan bir hitap olarak, raeyaya eşitlik düşüncesi fikrini veriyor. Ulemanın sivil otoritesini azaltıyor. Balkanlarda milli duyguları kamçılamıştır.
Maliyedeki ıslahatlar ile suistimallere engel olma ve geniş topraklı coğrafyanın daha kontrollü vergilendirebilmek üzerine koşullanılşmıştır. Sayım, gelir vb…, hem vergilendirme hem de taksim ve tahsil işinin üstlenilmesi için bölgesel bir süreç planı tanımlanıyor. Bu büyük değişim ağır problem ve kargaşaya yol açıyor. Vergi sistemindeki angaryanın kalkması diğer açıdan büyük bir kesimin kazanç ve istismar kapısını kapatıyor. Bu da tepkilere yol açıyor. Bu imtiyazları kullanan ve kar sağlayan voyvodalar, ağalar, sarraflar vardır. Diğer bir yandan da müslim-gayri müslim arasında tanınan eşitlikler de bir çok açıdan tanzimatla birlikte değişen vergi sistemi birçok muhalefetin oluşmasını sağlayacaktır. Tahriklere ön ayak olanlar imtiyazlı zümreler, müslüman ağalar ve ulemadır. Hristiyanlar bir uyanış ile hak ve milli özgürlükleri arama yoluna gidecektir. Diğer kesim ise eski konumunda sahip olduğu rahatlığı geri arayacaktır. Gelenekçi görüşün sahip olduğu temel dürtü, değişimle eşitlikçi ve imtiyazların azaldığı, süistimallerin aşıldığı durum içinde eskiye oranla kendini güçlü ve özgür hisseden olacaktır. Bu da modernlığe değiş, onun getirdiği zaruri kısıtlamalara olan karşıt görüşten doğan bir eylem, tutumdur.
Geleneksel toplumlarda temel değerler sistemini din belirler. Osmanlı devleti 19.yy’a kadar teknik unsurları avrupadan alırken bunun yanına toplumsal idareye ilişkin şeyleri de modellemeye gayret etmiştir. Buradan şağlanan kültürel perspektif alışverişi ile çoklu millet içinde toplumsal çatısı içinde ticari hayat ile de Osmanlı devletinde olan çok kültürlü olan toplumsal yapı, zamanla birlikte batıya dönük bir duruşu sağlayabiliyordu. Çoklu kimlik toplum içerisinde kimlik ve statü ayırımını ifade eden biçimlere zaruri kılıyordu. Osmanlı toplumu insanının bu yapıya yaşaya geldiğinden, batıdaki gelişmeleri kendi faydasına görerek satın almış ve kendine katmıştır. 18.yy’la batı kültür ve medeniyetine yöneliş vardır. Bu yönelişe yapılan tespitlere göre, batının pozitif bilimlerdeki üstünlüğü ile gerçekleşen askeri ve iktisadi nitelik yakın doğuya Pazar olarak kullanmalarını sağlamıştır. Bu başarı yanında toplumsal açıdan gerçekleşen hümanist, milliyetçi; özgürlükçü ve bireysel yapı ile temelinde rasyonel, aydınlama felsefesi yaklaşımı da toplumları batının yaptığı toplumsal yapıya doğru harekete geçirmiştir.
Osmanlı ise buna karşılık özellikle fetihlerinde sahip olduğu üstün top teknolojisi avantajını kaybetmiş ve karşısında organize, tenik açıdan daha üstün saldırı ve savunma birimleriyle, donanmalarla karşılaşmıştır. II. Viyana Kuşatmasıyla bu durum yavaş yavaş ön plana çıkıyor. Askeri alandaki bu yerinde sayma durumu toparlanamamışlıktır. Sonrasında gelen ıslahatların ana amacı askeridir, fakat toplumsal düzende ve siyasal düzendeki askerin yeri bir türlü değişememiş ve yapılan ıslahatlar yarım kamış, ömrünü tamamlayıp etkisiz hale getirilmiştir. Bunun temel sebebi kitabın son sayfalarında da belirtilen doğu kültürü; geleneksel toplumlarda ferdi yaratmanın patronage şeklinde olması, siyasal alanda da görülüyor. Makro yapıdaki bu üstünlük giderek avrupa insanındaki değişimin doğuya kaymasına neden olmuştur. Buna neden olan temel dinamo iktisadi gelişim; endüstriyel devrimdir. Bu değişimler avrupadan gelen ürün ve yaşam tarzı kalitesi ile sosyo-ekonomik ve kültürel açılardan da kendini ispatlayan prestige-culture olarak özenilen bir kültür olmalarına olanak sağlamıştır.
Şüphesiz burada altın anahtar olarak ilimin rasyonel biçimde sosyal ve ekonomik hayata aktarabilmişliğin başarısı vardır. İlmin çok daha öncesinde 12.yy’da avrupaya temel olarak doğudan alınmadan evvel, doğu öncülüğünde büyürken, toplumun gelenekselci yapısı; ulema, şeriat’ın mutlak bütünlüğü ve kontrolünü sağladığı konumda insanların rasyonel düşünme ve akabinde toplumsal yaşamı şekillendirme çabası, dürtüsünün engellendiği, set vurulduğu bir yapı içinde kul olarak yaşamaktadır insan… Toplumun ilerlemesi için bunu üst düzey toplumsal liderler yapmakta idiler. Bunlar askeri yenilik, düzen ve fetih için yapılan strateji ve programlardır.

Sonuç
Osmanlı devletinin yapısını anlamak, yakın geçmişimize ait, küllerinden doğduğumuz imparatorluğun toplumsal yapısını kavramak benim için değerliydi. Daha doğrusu kitabı okuduktan sonrasında bunun farkına vardım ve bir takım makro değişimlerden yola çıkılan tespitlerin de bireysel yaşamıma, kişisel gelişimime katkısı oldu diyebilirim. Özellikle, Osmanlı’nın toplumsal yapısı bugünde o yapıdan gelen kültürel imgelerin taşınması ile günümüzde de benzer kitlesel davranışın ve benzer siyasal beklentinin istendiği bir toplum var. Bu durum genel olarak doğunun kollektif yapısı içinde yer alan kültürel değerler ve toplumsal kriterleri anlamak, tanımlamak ve bununla yönetimsel yapıyı kavramaktır. Bunun yanında değerli olan, İngiltere gibi bir ülkenin elindeki yoksunluklardan ve toplumsal yapısından kaynaklanan gelişim ile birlikte değişimleriyle yaptığı büyük ekonomik devrimlerdir. Bu tespitler içerisinde, ders içinde de konuşulan, avrupa toplumunun yoksunluk içerisinde ama feodal düzende iken bir takım serbestlikleri içinde barındıran bir yapı ile rasyonel, aydınlıkçı felsefenin benimsendiği gerçekçi sosyal düzene geçiş yapmasıdır. Diğer yandan da doğu toplumsal değerleri içine yerleşmiş olan din ile kitleleri etkilemek, nizama getirmek ve tüm şartlar altında onlardan sosyal-toplumsal düzen elde etmek ön plandadır. Bunun içerisindeki başarı da doğu devletlerinin daha uzun süren, güçlü imparatorluklar olarak hissedilmesi ve tanrının verdiği görevleri yerine getiren vazifesinde hissedilmesidir. Yapısal farklılık doğu toplumunun elinde olan bilimsel avantajı sosyal-toplumsal ve ekonomik hayata katkı sağlayacak biçimlendirmeyi yapmalarını engelleyen set vuran bir toplumsal irade yaratmaktaydı. Bu durum da şüphesiz Eric Hoffer’ın “True Believers” kitabında da önemle üzerinde durduğu kitlelerin yönetimi esnasında toplumsal sınıf içerisinde yönetici konumunda olan, halinden memnun insanların din sayesinde sağladığı toplumsal nizamdır. Çünkü, o insanlar var olan üstünlükten memnun olarak değişimi ve gelişimi red ederler ve diğer yandan da yaratmış oldukları toplumsal system içerisinde de kendilerini rollerine kaptırarak yönetimsel bir çok rasyonel örgüyü kaybederler tespitine de uyuyor. Nitekim, konu ile ilgili en hoşuma giden ve geneli kapsayan, genelden ayrıntıya geçiş sağlanabilecek ana hatlarıyla tespit bu olmuştur









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder