kapitalizm nedir ne değildir

Temmuz 2007'de Economist dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, "Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılışı... Kapitalizmin komünizmden iyi olduğunu kati olarak kanıtladı."

Kapitalizm,  Adam Smith'in çığır açıcı The Wealth of Nations kitabında ilk teorik uygulaması ile tanımış olsa da bu kavram yüzyıllar önce uygulamaya geçirilmişti. Kapitalizm bazı yönleriyle tarihin kendisi kadar eski çünkü satıcılar ve alıcılar, pazarlar ve tüccarlar daima var oldu.

Bu bölümü her ne kadar birleştirici ve şeffafça geçmek istesem de açıklamam gerekli. Kapitalizm kavramının endüstriyel üretimi ile pompalanması kapitalizm kavramını teorinin ötesinde gerçekleşmesine olanak sağlamıştır. Bahsedilen tarihsel durumlarda satıcıların ellerinde bu denli güçlü silahlar yoktu. -tarihsel düzleme göre değişmek üzere; metal'in bulunuşu, gemilerin kullanımı gibi büyük gelişimler de satıcıların daha fazla mala ve pazara erişmelerine olanak sağladı. Fakat, sanayi devriminin yarattığı exponential artışı sağlayamamaıştır.-


Özetle tarih boyunca var olan kapitalizm, 1500'lü yıllarda "merkantilist doktrin" diye bilinegelen doktrin çerçevesinde tüccarların girişimlerini teşvik ederek, dışarı gidenden çok, içeri altın akışı olmasını savunan bir ticaret dengesinin oluşmasına neden oldu.

Smith bu noktanın sınırlı bir bakış açısını yansıttığını, teker teker ulusların zenginliğini değil, tüm ulusların zenginliğinin önemli olduğunu savunuyordu. Bu nedenle, zaman içinde genişlemek uluslar arasında sınırsız ticaret ile mümkün olmalıydı. Smith serbest bırakıldığı takdirde piyasanın daima gelişerek doğru miktarda mal üreteceğinde ısrar ediyordu.

Smith'in görüşleri İngiltere'de benimsendi ve ünlü laissez-faire sözcüğüyle tanımlandı. Bu söz hükümetler -özellikle emperyalist olarak tanınanlar- için faydalı bir mantraya dönüştü ve onlara piyasaları tam anlamıyla kendi hallerine bırakmalarını, ticarete herhangi bir kısıtlama ya da sınırlama getirmemelerini anımsattı.

Kapitalizm'in, bir çok savunucusu tarafından dile getirilen temel fikri, kar amacı güden işletmelerin serbest piyasada özel mülkiyete ait olması ve işletilmesiydi. Özel mülkiyet merkezi bir rol oynuyordu, çünkü piyasayı ayakta tutan şey, mal edinme ve malı arttırma arzusuydu. Serbest piyasada ticaret yapabilmek için sermaye olması gerekiyordu; yani binadan makineye ve paraya dek bir işi yürütmek için gereken her şey.

Açık pazarlar kapitalizm için hayati önem taşır, çünkü arz ve talep arasındaki denge üzerinden malların ve hizmetlerin fiyatını belirleyerek makro düzeni tamamlar. Bu nedenle kapitalistler, ticaretlerinin hükümet tarafından herhangi bir şekilde sınırlandırılmaması için zaman ve para yatırımı yaparlar. Gerçekten de pek çok kapitalist ülkede seçim kampanyaları çoğu zaman en büyük kapitalle desteklenenler tarafından kazanılır, böylece siyaset bile tıpkı piyasa gibi işler.

Pek çok kapitalizm savunucusu için piyasanın serbestliği, sadece ekonomik serbestlik olmanın çok ötesinde bir önem taşır. Onlara göre insanlar ancak kapitalist sistem altında devlet müdahalesi olmaksızın hayatları hakkında istedikleri seçimi yapma serbestine sahiptir. Sosyalist devletlerin en iyisinde bile tercihler sınırlıdır, çünkü bazı operasyonlar ancak devlet tarafından yürütülebilir. Oysa teoride, kapitalizm altında kişi ister bir otobüs şirketi işletir, ister çiçekçi dükkanı açar, isterse de doktor olur. Klasik Amerikan söyleyişiyle "hayalinin peşinden gitmekte" özgürdür. Ayrıca parasını gönlünce elinden çıkarmakta, alkole harcamakta ya da istediği bir şey için biriktirmekte de özgürdür. Kapitalizm ile özgürlük arasındaki yapısal bağlantı kişisel ve politik özgürlüğü de besleyen bir yapıdadır. Sovyet rejiminin çöküşüne yol açan şeyin ekonomik başarısızlık, hatta insanların refahını sağlamadaki yetersizlik değil, özgürlüğün eksikliği olduğu görüşüdür. Fakat, her ne kadar tatlı ve ateşli kişisel özgürlük kavramıyla eşleştirilse de kapitalizm herkese hitap etmeyebilir. Talihlilerin talihsizlere zulm etme mantığı ne kadar doğrudur. Ya da ahlaki sınırlar içerisinde bizlere yanlış geldiği için mi büyük resme bakmaksızın kapitalistleri eleştiririz bilinmez, fakat kapitalizm açıkça paraya doğru hizmet eden bir makro düzlem yaratır. Bu akış içerisinde de talihsizler daima ifade edilen özgürlük ve rahatlığa erişmekte sıkıntı yaşarlar. -Bu durum, devletlerin refah devleti düşüncesini ortaya atmalarını sağlayarak yoksulluğu, alt sosyal kesime daha fazla ve temel imkanları mümkün kılan bireysel haklara dönüştürülmüştür.-

I. Dünya Savaşı'nı takip eden Büyük Buhran yıllarında bocalayan dünya ekonomisi ünlü Cambridge ekonomisti John Maynard Keyne'i "görünmez el"'in krize tepki konusundaki etkinliğini sorgulamaya itti. (görünmez el kavramı A.Smith'in belirttiği serbest ekonomi altında micro düzeyde istenilene doğru macro gelişimin olacağı görüşüdür. Yani işler tamamen serbest yürürse, görünmez el ekonomiyi istenilen noktaya doğru götürecektir.) Keynes özellikle kitlesel işsizlik problemine odaklandı. Piyasanın en azından kısa vadede, bu sorunla başetmesinin bir yolu olmadığını savundu. Say kanunu diye bilinen "arz kendi talebini oluşturur" ilkesi ekonomik durgunluk dönemlerinde çöküyordu, çünkü insanlar para harcayamayacak kadar kaygı içiğnde oluyor, bu da aşağılara doğru inen spirale ivme kazandırıyordu.

 Keynes çemberi kırmanın tek yolunun, devletlerin ekonomiyi desteklemesi olduğunu söyledi. Öncelikle merkez bankalarının borç vermeyi kolaylaştırıp faiz oranlarını düşürerek para arzını arttırmaları gerekiyordu. Bu da yeterli olmazsa ardından nakit akışını sağlamak için kamu işlerine büyük paralar harcamaları şarttı. Roosevelt'in büyük kamu projeleriyle Amerika'yı Büyük Buhran'dan çıkarmaya yaklaştıran "Yeni Düzen"i çerçevesinde Keynes'in fikirleriyle gelen çarpıcı başarı sonucu, bu fikirler hızla batı devletlerinin standardı haline gelmeye başladı. Öyle ki Başkan Nixon  1967'de şu beyanda bulundu: "Artık hepimiz Keynesçıyiz."

Ancak 1970'lerde yaşanan petrol krizi ve ekonomik gerileme bazı ekonomistlerin, destek verecek bir piyasa olmaksızın ekonomiye para akıtmanın sadece enflasyonu arttırdığını düşünmesine neden oldu. Böylece para arz e talebinin dengede tutulması gerektiğini savunan yeni bir Monetarist (Parasalcı) bir nesil doğdu. Bu yöntem, bildiğimiz ev idaresini andırıyordu ve para arzını sıkı kontrol altında tutma fikri çok geçmeden, özellikle de ABD'de, merkez bankası Başkanı Alan Greenspan'ın yönetiminde merkez bankasının politikalarıyla kemikleşti.

Amerikalı Monetarist Milton Friedman tüm kısıtlamaların kaldırıldığı piyasanın kontrolsüz bırakıldığı, olabildiğine yalınlaştırılmış kapitalizmi savunarak tartışmayı daha da ileri götürdü. Görünmez el ancak bu şekilde gerçek anlamda işleyebilirdi. Çeşitli zorluklar olacaktı ama nihayetinde kapitalizmi zincirlerinden kurtarmak herkesin iyiliğineydi. "Açgözlülük üstüne yapılanmamış toplum mu var?" diyordu Friedman. "Toplumsal örgütlenmenin sorunu, açgözlülüğün en az zararı vereceği türden bir düzenlemenin nasıl sağlanacağıdır; işte o sistem kapitalizmdir."

Friedman'ın argümanları Amerika'da Reagan, İngiltere'de Thatcher gibi sağ kanat hükümetler için inandırıcıydı. Azaltılmış hükümet harcamaları bu hükümetlerde bir özelleştirme dalgasını tetikledi ve mali piyasaları düzenlemelerden kurtardı. Birkaç aksaklığın ardından bu yöntem bir süreliğine Adam Smith'in hayallerindeki o küreselleşme fursayının önünü açar gibi oldu.

 Ancak ortada bir hata vardı. Kapitalistler sistemin yapısında daima var olan eşitsizliklerin sorun olmadığını çünkü genel zenginlik kabardıkça bunun mutlaka daha az talihlilerin kucağına doğru "damlayacağını" ileri sürmüşlerdi.  Ne var ki bu küreselleşme furyası zenginle fakir arasındaki uçurumu daha da derinleştiriyor gibiydi. Zenginler daha zenginleşirken, fakirlerin talihinde çok küçük düzelmeler kaydediliyordu. Ardından 2008'de, önce süper zengin Lehman Brothers yatırım bankası batınca ve ardından tüm bankacılık sistemi patlama noktasına gelince, her şey yokuş aşağı gitmeye başladı. İlginçtir ki kapitalizmin bu krizi, İngiltere İşçi Partili Başbakan Gordon Brown'un öncülüğünde, ortaklaşa hükümet desteğiyle bertaraf edildi.  Durum akabinde hükümetlerin ortaya çıkan borç dağlarıyla nasıl başa çıkacağına, derin gerilemeden nasıl kaçacağına odaklanıldı. Kimileri doğru yolun Keyneçi kamu harcamaları olduğunu ileri sürdü. Ancak ABD, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerdeki tedirgin halk, cevabın kemer sıkmakta yattığına kanaat getirdi. Bu tepki, talepteki çöküşün devreye girmesiyle birlikte başlayacak kısır döngünün bir "çift dipli resesyona" yol açabileceği korkusu içindeki ;Keynesçileri ümitsizliğe sürükledi.

Gerçekten de kapitalizm şimdi, sallantılı bazı dönemlere karşın hiç olmadığı kadar sağlamlaşmış görünüyor. Bundan 150 yıl önce Karl Marx'dan ve 20. yüzyıl ortalarında komünist partilerin yükselişinden gelen darbeler şimdi tam anlamıyla geçmişte kalmış gibi görünüyor. Kapitalizm iyi bir sistem değil. Dünyanın çeşitli yerlerinde bunca insanın açlıktan ölümüne, derin yoksulluk içinde yaşamasına ya da sırf geçinebilmek için nefret edilen işlerde çalışmasına yol açan bir sistem... Ancak belki yine de bunca zaman hayatta kaldığı ve pek çok eksiğine rağmen bunca insanı dünyayı yönetmenin en uygun yolu olduğuna ikna ettiği için harika bir fikir olduğu söylenebilir.

**
The Times editörlerinden Anatole Kaletsky yakın zamanda yaayınlanan kitanında bankalar krizinin tüm kapitalist temelin gözeden geçirilmesini zorunlu kılacağını ve gerlecekte yeni bir kapitalizm versiyonunun doğacağını ileri sürüyor. Bu yeni türü kapitalizm 4.0 diya adlandırıyor. Önceki versiyonlar Kaletsky'e göre, 19. yüzyılın klasik laissez-faire'i K1.0, 20. yüzyıl ortalarının devlet ağırlıklı Keynesçi kapitalizmi K2.0, ve son 30 yılın Friedman tarzı serbest piyasa kapitalizmi K3.0




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Osmanlı tarihi, toplum ve ekonomi üzerine

Vücut Geliştirme Hareketleri: göstermeli anlatım

McDonald's ın vizyonu