Ekonomik Tetikçi

Globalleşme kavramı ilk kez 1960’larda Amerika’da bir profesör tarafından tanımlanmıştır. Bilinen liberalleşme hareketleri ise 1940’lara II. Dünya Savaşı sonrasına dayanıyor. Globalleşme kavramının temelinde ekonomik kalkınma; ülkeler arası anlaşmalar ile daha güçlü bir ekonomi yaratma hayali yani, Washington Delegasyonu vardır. II. Dünya Savaşı sonrasında müttefik ülkelerin kendileri arasında başlattığı harekât giderek yayılmış ve bir delegasyon ile liberalleşme adı altında dünyaya sunulmuştur. Ülkeler ihtiyaçlarını karşılayabilmek, ya da müttefik güçlerin arasında kendini korumaya almak ve ekonomilerinin gelişmesi; yatırımlarla ülkenin büyümesi için liberal yapıyı kavradılar. Globalleşme kültürü bu delegasyondan türetilmiş, ekonomik gelişim temelli bir kültürdür. Bizleri birer canavar haline getiren de globalleşme ile davranış ve düşüncelerimizi değiştiren; bunların altında yatanlar: tüketim çılgınlığı, daha fazla kazanmak, daha güçlü ekonomi… Özetle daha çok para daha iyi yaşam demek… Bu kültür bize dünyanın birçok yerinde neler yapıldığı, yaşandığı hakkında haberdar olmamızı sağladı ve bizlere yeni kimlik –küresel kimlik- verdi. Tüketme, edinme çılgınlığımız küresel kimliğimizle çığ gibi büyüdü.  Bugün bir çoğumuz küresel ekonomi içerisinde dev şirketlerin kontrol ettiği çarklarda durmadan koşan hamsterlar gibiyiz. (öyle bir hale gelmişiz ki… Eleştiri yazısı yazarken aklıma gelen örnek bir Amerikan deyimi…). Kimlikle birlikte iletişimin de gelişimiyle; bir yığın bilgiyi hızla tüketebilir hale geldik. Bir çok kaynak sayesinde tükettiğimiz onlarca bilgi ile karakterimizi yaratırken, global yayınların etkisinde kimlikler oluşturma gayretine girdik. Amerikan kültüründe türetilmiş cinsiyetler arası eşitlik, bakış açısı, ve bireylerin hayatları konusundaki bireyselci ve özgürlükçü durumlar, ile diğer yandan deneyim açlığı, tüketim canavarının içselleştirdiği varsayımlardan bazılarıdır. Bu olgular birçok açıdan bizlere muhteşem, yenilikçi ve olması gerektiği gibi geldi. Yayınların etkin rolü burada tartışılmaz egemen olan faktör, fakat diğer yandan bizler bir kargaşa içinde bir şeyler isterken ve dilerken -global kimliğine erişebilme arzusu ile- dolayısıyla tüketirken ardımızda bıraktığımız bir çok pisliği göremez hale geldik. Böylece kendi zevklerine düşkün bir şekilde yaşayan insanlar inşa edilmiş oldu. Para ve global özentilik içinde yer alan amaçlarımız haricinde neredeyse kayda değer bir amaç dahi bulamaz halde, kargaşa içinde dünyayı takip etmeye, ve tüketmeye devam ediyoruz. Atlantik okyanusunun bir kıyısından festivaller düzenleyerek en fazla hamburgeri kimin miğdeye indirebileceğini hayret ve heyecanla izlerken, diğer yandan afrikada milyonlarca çocuğun açlıkla savaştığını haber yapabiliyorsun. Liberalleşme böyle birşey... Hayat standartları ve kişisel zevkler, dünyayı umursayacak nitelikleri yüklenmekten çok daha eğlenceli ve kolay...
Kitapta geçen konuyu bir diğer taraftan inceleyecek olursam: Amerikan Hükümeti merkezi ekonomik gücünü II. Dünya Savaşından bu yana genişletebilmek adına bir dizi anlaşmalarla, neoliberalizmi yaydı. Bu politikada görülen ana amaç, güç ve kaynakların bir devlet üzerinde toplanabilmesidir. Bu sayede, kapitalizmin felsefede açığa kavuşturulan hazinesi açığa çıkacaktır. Hazine; daha büyük ekonomiler, daha güçlü şirketler demektir. Güçlenmiş şirketler daha fazla araştırma geliştirme yaparak insanlığı bilim ve fen alanında üst basamaklara taşırlar. Seviye arttıkça, refah düzeyi artar. Bu fikir üzerine temellenmiş idealler, bana göre tek bir duygusal zekâ kaynağı ile çevrelenmiş; insanın kontrol etme isteğidir… Bu paragrafı tekrardan okuduğumda aklıma, I.Kant’ın bilgi felsefesi ve bu felsefeyi yorumlayan muhteşem Alman başyapıtı Faust geldi… İnsan, insana ait mevcut bilim sınırları içinde düşünebilir ve yorum yapabilir… Bilgi bu şekilde vardır. Daha öncesinde obje ya da varsayımın tecrübesi edinilmiş olmalıdır. Bu noktada, doğu kültürünü inceleyelim… Doğu kültürünün hierarşik yapısı ve insanın en önemli gelişim motivasyonlarını sınırlaması (merak, daha fazlasını edime-tecrübe- vb…), dolayısıyla onların mükemmeline götürecek huzurun sosyolojik uyum içinde davranmakta olduğu, kurulan düzenin temelindeki olgulardır. Fakat batı kültürü hiyerarşik düzen içindeyken, birey olabilmenin değerini kavramış, tarihe damgasını vuran olaylarla bu karakteristik özelliğini içselleştirmiş bir kültürdür. ( Fransız ihtilali yanı sıra, rönesans ve reform ve özellikle rönesans ve reform öncesi İngiltere edebiyatı : Thomas More gibi hiyerarşik yapıyı eleştiren önemli isimler…) Bu sebeple batı kültürü bireyin içinde olan güçlerin bireye ait haklarla korunması ve her kişiye özel olan yeteneklerin, -merak, daha fazlasını edinme…- internal locus of control ile harmanlayarak başarılı işler yapılabileceğini, ve ancak bu biçimde insanın düşünce sınırlarını zorlayarak ilerletebileceğini görmüşlerdir. Psikolojide insan karakterine ait tasarımlardan biri olarak internal locus of control tanımlanmıştır. Terimin açıklaması kısaca şu dur; bireyin başından geçen ve geçecek olayların tek sorumlusu kendisidir. Kişinin başarısı kendine aittir… Bu özellik herkeste mevcuttur. Bu özelliğin temelinde merkeziyetçi bir duygu yatıyor; bir kontrol arzusu var. İnsanın geleceğine güvenle bakmak yerine, kontrolü eline geçirmek için davranışlar sergilemesi… Aslında, bu kavram bireyselleşmek için hissedilmesi gereken en gerekli arzulardan biridir. Her insanı birey olarak hissettirerek gerçek potansiyelini açığa çıkartacak savaşçı bir ruh yaratır. Verdiğim tanım ve örneklerden getirmek istediğim anlam, Amerika kendi gücünü daha güçlü olabilmek için tüketmeliydi. Bu sayede daha da güçlenecek ve sürekli rakiplerinden bir adım önde hareket edebilecekti. Sonuçta, en güçlü rakipler sırayla gücünü bir noktada kaybedecek ve Amerikanın dayattığı ekonomik çerçeve içerisinde kontrol altına alınabilecekti. Bu sayede ne olacaktı: sonuç çok basit… Bir insanın en büyük düşmanı, hatta size şeytan olarak tanıtmamda sakınca yok… Korkumuz; gelecek kaygısı ve Amerikanın pozisyonunda olan bir ülkenin (birleşik devlet; ekonomik çerçeve ile birleştirilmiş eyaletler topluluğu, oldukça çeşitli nüfus…) parçalanması demekti. Amerikanın korkusu nedir? Bana kalırsa temel korkusu ekonomidir. Amerika ekonomik çıkar ve birleşmeden doğacak güç üzerine kurulmuş bir devlettir. Amerika toprakları kızılderelilere aittir. Dolayısıyla, Amerikada yaşıyan insanların vatan, toprak, ve kimlik bütünlükleri zor zamanlar geldiğinde unutulacak, insanlar kökenlerini hatırlayacaktır.

Amerika elinde olan tek güç ile ekonomi temelli bir düzenek kurdu. Bu düzenek sayesinde birçok gelişmemiş ülkeye hizmet ve ürün götürerek önemli endüstri kaynaklarını ele geçirecekti. Böylelikle küresel bir güç kazanmış olacaktı. Amerikan hükümetinin elinde hiçbir zaman insanları soyut bir temele oturtabilecekleri kavram oluşamadı. Çünkü birçok milletin bir arada yaşadığı bir ülkeydi. Amerika, çok uluslu yapısını ve eski eyalet geçmişindeki süreçlere ait tecrübelerini iyi kullandı, ve küresel ekonomik altyapı oluşumlarına hep öncülük etti. Çünkü, hükümet, politikanın ve gücün dünya çapında nasıl kontrol edilebileceğini uluslar arası lugatta bulmuştu.
Kesin İnançlılar kitabında Eric Hoffer benzer bir noktaya değinerek, kitabında kesin inanç oluşturmak ve etkili bir liderin kesin inanç oluşturarak neler yapabildiğini anlatıyor. Kitabındaki düşünceleri kısaca özetleyecek olursam: güçlü insanlar değişmek istemezler(Amerika). Başkalarına ayak uydurmak onlar için yenilik ve mevcut rahat durumlarını rahatsız edecek belirsizlik demektir. Dolayısıyla, güçlü insanlar gücü ellerinde tutmak için savaşırlar Güçlendikçe korkularını yenecek ve merkezi bir kontrol oluşturabileceklerdir. Güçlüler, kendi fikirlerini büyütmek için en fakirler ve suçluları kullanırlar. Fakirlerin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Zaten mevcut durumunda sadece şimdiki zamanı düşünebiliyordur.(Gelişmemiş ülkeler…) Diğer yandan suçlu kimseler ve geçmiş kimliğinden kurtularak güçlü bir kimlik isteyenler de fikirlerini direten ve onlara yeni kimlik sunan güçlü insanların inançlarına, bir insanın boğulmak üzere can simidine atladığı gibi atlarlar. Çünkü, onlar geçmiştedirler. Hayatları boyunca kendi berbat kimlikleri yüzünden ezilmiştirler.(Küreselleşmeyle gelen muhteşem, bireysel kimlik… SSCBnin F.Rusya ile dünya ekonomisine pazarını açmasıyla, global kimliği hızla benimseyen Rus vatandaşları...) Oysa ki şimdi güçlülerin sunduğu yeni kimlikle yeniden doğabilecektirler. Son olarak eskiden güçlü olup, bir takım olaylar sonrası tüm gücünü kaybetmiş olanlar; bunlar tek bir umut tohumuyla bile sizin inanç birliğinize katılabilecektir. Locus of controlden konuyu nerelere getirdim… Kitabın oldukça dışında gibi duruyor olabilirim, bir örnek vererek kitap ve Amerikanın ET stratejisi konusu ile bağları pekiştirmek istiyorum. Başlangıç kısmında, ana karakter işe alınırken ki süreçte ele alınan özellikleri, dolayısıyla, tercih edilmesinin sebepleri, tamamen şirketin uluslar arası işlerini hangi amaçlar içinde yürüttüğünü anlatıyor. Ek olarak,  yazarında bahsettiği gibi MAIN grubu tam bir maço –şirket, kitapta aynen bu şekilde tarif ediliyor.- (yani hofstede göre : masculinity: maddiyat:para, güç:petrolü ele geçirmek, ve borçlu durumda bıraktırmak, rekabetçi; dediğim dedik gibi sıfatlar üzerine kuruludur.) şirket idi. Bu cümleyi okuduktan sonra aklıma hofstede ve bahsettiğim merkezi kontrol isteği geldi… Nitekim, yazarın Endonezya’da yaptığı iş sırasında, projeyi sekteye uğratacak her türlü faaliyet şirket ve Amerika tarafından etkisiz hale getiriliyor. Yani maskülen güç odaklı yapı devam ediyor ve bu şirketler şirket olmaktan çok ortak misyon için faaliyet gösteriyor. Tek umursadıkları şey ortak çıkar: güç uğruna odaklaşmış merkezi bir organın dediklerini yerine getirmek.

İnsanları etkilemek ve kesin inançlar oluşturma sanatını tarih boyunca birçok lider sergiledi. Bunlardan en büyüğü Amerikanın dünyaca sergilediği ve çabaladığı merkezi kontrol sistemidir. Herkesin onayladığı, güçlülerin arasında yer bulabileceği, dünyaca kimlik kazanacağı, kendi potansiyelini daha iyi sergileyebileceği bir sıfat kazanmak için birçok devlet bir dizi anlaşma ile küresel sisteme adını yazdırdı. Artık kim ne yaparsa yapsın, bu çarklar Amerika ya da bir başka bir ülke için dönecek gibi gözüküyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vücut Geliştirme Hareketleri: göstermeli anlatım

McDonald's ın vizyonu

Osmanlı tarihi, toplum ve ekonomi üzerine