Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları Serisi -Kitap Raporu


Raporun Amacı

Kitaplar üç seriden oluşan Amerikalı küresel şirketlerde çalışmış bir ekonomi planlama analistinin yaşamını ve tecrübelerini anlatıyor. Öncelikle yazarın tecrübesi ve anlattıkları ekonomi öğrencilerini ve işletme öğrencilerini ilgilendiren, heyecan uyandıran ve Amerika’nın genel eleştirel ekonomik dominize edici yapısını ayrıntılı biçimde açıklayan bir kitap… Dolayısıyla, özellikle yaşımdaki insanlarda merak uyandıran bir yana sahip… Özellikle küresel ekonominin analizinde katkı sağlayan bir çok argüman kullanılıyor. Rodos ve Torrijos’un 6 ay arayla uçak kazaları sonucunda ölmeleri gibi… (Dönemin liderlerinin ortak özellikleri Amerika’nın Kapitalist yönetim tarzını sevmeyerek dışarıdan gelen yatırıma karşı olmalarıydı.) Diğer yandan antropolojik açından ele alırsak, kitap içerisinde bir çok küresel faaliyete yer veriyor. Latin Amerika’da yapılan olaylar ve insanları ikna etme biçimleri, o bölgedeki yaşayışa uygun projeler çizilmesi, o bölgedeki önceki ve sonraki durumlar ile bu durum farklılığının insan yaşayışına farklılığı gibi konuları da bir çok farklı kültür, millet, coğrafya adına bulmam mümkün halde..

            Buna örnek vermek gerekirse, Panama’da yapılan kalkınma projeleri öncesinde Panama halkı kendi yaşayış düzeni içerisinde kendi ekonomik gücü içinde gelişmemiş bir ülke için ortalama bir geçim, yaşayış sunabiliyorken, Amerika’nın kalkınma projeleri ile büyük borçlara bağlanmaları ve Panama’dan çıkan petrolün %99’unu faiz ve borçları ödeyebilmek için kullandıkları için Panama’da bugün kentsel dönüşümle birlikte yerli halk geçim sağladığı ve konakladığı bölgeden –şehir merkezleri- ihraç edilerek ghetto tarzı dediğimiz mahallelere yerleştirildiler ve çok kötü şartlarda emekli olan Amerikalılara hizmet ederek geçim sağlamaya çalışan insanlar haline geldiler. Kendi vatanlarında bir köle gibi kısıtlanmış biçimde yaşar hale geldiler.

            Bu nedenle bu kitap serisini de eklyerek hem aklımda olan kitap hakkındaki düşüncelerimi şekillendirmek ve böylece bu konuda fikirlerimi daha usturuplu dile getirebilir hale gelerek diğer yandan da aldığım dersle alakalı olduğu için kitap ödevimi tamamlamak için kitap raporunu hazırlıyorum.

Kitabın Özellikleri

            Kitap oldukça samimi bir dille yazılmış. John Parker hikayelerin çoğunu birebir yaşayarak, görerek ve analiz ederek aktardığı için gerçekçilik insanı okudukça daha da okuma isteği uyandırarak çekiyor. Bu nedenle kitap serisini vazgeçmeden tamamlamak istedim. Aslında, serinin birinci kitabı genel olarak seride anlatılanlar hakkında genel fikir yapısını veriyor ve anlamlandırabileceğiniz fikirsel doygunluğa sahip olabiliyorsunuz, fakat seriyi okumak da konu ile ilgili daha fazla vaka bilgisine sahip olmanızı sağlayacaktır. Kitabın samımi bir dille aktarılması haricinde, kitabın diğer özelliği aktardığı vakaların kişisel bir dille yazılarak öyküleştirilmesi ve bir nevi itiraf yazısı şeklinde olmasıdır. Kitabı yazan ekonomistin yaşamı anlayış biçimi, kişisel; karakteristik özellikleri ve yaşadığı tecrübeler dahilinde aynı zamanda başarılı bir kişinin de yaşamsal tecrübelerinden edinim sağlayabiliyorsunuz.
            Son olarak, serinin en önemli özelliği vakalarla birlikte verdiği detaylı ve özel anektodlar; raporlardır.

Kitabın İçeriği ve Kapsamı

            Kitap kısaca John Parker’ın yaşamını anlatır, dolayısıyla kariyeri ve kişisel düşünceleri hakkında bilgiler de mevcuttur. Bunun haricinde, yapılan işler kapsamında bir çok ülke ile ilgili ekonomik faaliyetler altında planlanan ekonomiyi ele geçirme methodları ve bu methodların o bölge insanın yaşamlarına etkisini anlatıyor. Antropolojik açıdan detaylı bir inceleme olmasa da detaylı biçimde bilgi verdiği bazı projelerinde ekonomik tetikçilerin faaliyetleri ve Amerika’nın bozduğu ülke ekonomisindeki değişim nedeniyle değişen insan hayatlarını aktarıyor. Kitabı eğlenceli ve sürükleyici yapan en önemli içerik de buradadır.

Kitabın Genel Olarak Değerlendirilmesi

Globalleşme kavramı ilk kez 1960’larda Amerika’da bir profesör tarafından tanımlanmıştır. Bilinen liberalleşme hareketleri ise 1940’lara II. Dünya Savaşı sonrasına dayanıyor. Globalleşme kavramının temelinde ekonomik kalkınma; ülkeler arası anlaşmalar ile daha güçlü bir ekonomi yaratma hayali yani, Washington Delegasyonu vardır. II. Dünya Savaşı sonrasında müttefik ülkelerin kendileri arasında başlattığı harekât giderek yayılmış ve bir delegasyon ile liberalleşme adı altında dünyaya sunulmuştur. Ülkeler ihtiyaçlarını karşılayabilmek, ya da müttefik güçlerin arasında kendini korumaya almak ve ekonomilerinin gelişmesi; yatırımlarla ülkenin büyümesi için liberal yapıyı kavradılar. Globalleşme kültürü bu delegasyondan türetilmiş, ekonomik gelişim temelli bir kültürdür. Bizleri birer canavar haline getiren de globalleşme ile davranış ve düşüncelerimizi değiştiren; bunların altında yatanlar: tüketim çılgınlığı, daha fazla kazanmak, daha güçlü ekonomi… Özetle daha çok para daha iyi yaşam demek… Bu kültür bize dünyanın birçok yerinde neler yapıldığı, yaşandığı hakkında haberdar olmamızı sağladı ve bizlere yeni kimlik –küresel kimlik- verdi. Tüketme, edinme çılgınlığımız küresel kimliğimizle çığ gibi büyüdü.  Bugün bir çoğumuz küresel ekonomi içerisinde dev şirketlerin kontrol ettiği çarklarda durmadan koşan hamsterlar gibiyiz. (öyle bir hale gelmişiz ki… Eleştiri yazısı yazarken aklıma gelen örnek bir Amerikan deyimi…).

Kimlikle birlikte iletişimin de gelişimiyle; bir yığın bilgiyi hızla tüketebilir hale geldik. Bir çok kaynak sayesinde tükettiğimiz onlarca bilgi ile karakterimizi yaratırken, global yayınların etkisinde kimlikler oluşturma gayretine girdik. Amerikan kültüründe türetilmiş cinsiyetler arası eşitlik, bakış açısı, ve bireylerin hayatları konusundaki bireyselci ve özgürlükçü durumlar, ile diğer yandan deneyim açlığı, tüketim canavarının içselleştirdiği varsayımlardan bazılarıdır. Bu olgular birçok açıdan bizlere muhteşem, yenilikçi ve olması gerektiği gibi geldi. Yayınların etkin rolü burada tartışılmaz egemen olan faktör, fakat diğer yandan bizler bir kargaşa içinde bir şeyler isterken ve dilerken -global kimliğine erişebilme arzusu ile- dolayısıyla tüketirken ardımızda bıraktığımız bir çok pisliği göremez hale geldik. Böylece kendi zevklerine düşkün bir şekilde yaşayan insanlar inşa edilmiş oldu. Para ve global özentilik içinde yer alan amaçlarımız haricinde neredeyse kayda değer bir amaç dahi bulamaz halde, kargaşa içinde dünyayı takip etmeye, ve tüketmeye devam ediyoruz. Atlantik okyanusunun bir kıyısından festivaller düzenleyerek en fazla hamburgeri kimin miğdeye indirebileceğini hayret ve heyecanla izlerken, diğer yandan afrikada milyonlarca çocuğun açlıkla savaştığını haber yapabiliyorsun. Liberalleşme böyle birşey... Hayat standartları ve kişisel zevkler, dünyayı umursayacak nitelikleri yüklenmekten çok daha eğlenceli ve kolay...

Kitapta geçen konuyu bir diğer taraftan inceleyecek olursam: Amerikan Hükümeti merkezi ekonomik gücünü II. Dünya Savaşından bu yana genişletebilmek adına bir dizi anlaşmalarla, neoliberalizmi yaydı. Bu politikada görülen ana amaç, güç ve kaynakların bir devlet üzerinde toplanabilmesidir. Bu sayede, kapitalizmin felsefede açığa kavuşturulan hazinesi açığa çıkacaktır. Hazine; daha büyük ekonomiler, daha güçlü şirketler demektir. Güçlenmiş şirketler daha fazla araştırma geliştirme yaparak insanlığı bilim ve fen alanında üst basamaklara taşırlar. Seviye arttıkça, refah düzeyi artar. Bu fikir üzerine temellenmiş idealler, bana göre tek bir duygusal zekâ kaynağı ile çevrelenmiş; insanın kontrol etme isteğidir… Bu paragrafı tekrardan okuduğumda aklıma, I.Kant’ın bilgi felsefesi ve bu felsefeyi yorumlayan muhteşem Alman başyapıtı Faust geldi… İnsan, insana ait mevcut bilim sınırları içinde düşünebilir ve yorum yapabilir… Bilgi bu şekilde vardır. Daha öncesinde obje ya da varsayımın tecrübesi edinilmiş olmalıdır. Bu noktada, doğu kültürünü inceleyelim… Doğu kültürünün hierarşik yapısı ve insanın en önemli gelişim motivasyonlarını sınırlaması (merak, daha fazlasını edime-tecrübe- vb…), dolayısıyla onların mükemmeline götürecek huzurun sosyolojik uyum içinde davranmakta olduğu, kurulan düzenin temelindeki olgulardır. Fakat batı kültürü hiyerarşik düzen içindeyken, birey olabilmenin değerini kavramış, tarihe damgasını vuran olaylarla bu karakteristik özelliğini içselleştirmiş bir kültürdür. ( Fransız ihtilali yanı sıra, rönesans ve reform ve özellikle rönesans ve reform öncesi İngiltere edebiyatı : Thomas More gibi hiyerarşik yapıyı eleştiren önemli isimler…) Bu sebeple batı kültürü bireyin içinde olan güçlerin bireye ait haklarla korunması ve her kişiye özel olan yeteneklerin, -merak, daha fazlasını edinme…- internal locus of control ile harmanlayarak başarılı işler yapılabileceğini, ve ancak bu biçimde insanın düşünce sınırlarını zorlayarak ilerletebileceğini görmüşlerdir.

Psikolojide insan karakterine ait tasarımlardan biri olarak internal locus of control tanımlanmıştır. Terimin açıklaması kısaca şu dur; bireyin başından geçen ve geçecek olayların tek sorumlusu kendisidir. Kişinin başarısı kendine aittir… Bu özellik herkeste mevcuttur. Bu özelliğin temelinde merkeziyetçi bir duygu yatıyor; bir kontrol arzusu var. İnsanın geleceğine güvenle bakmak yerine, kontrolü eline geçirmek için davranışlar sergilemesi… Aslında, bu kavram bireyselleşmek için hissedilmesi gereken en gerekli arzulardan biridir. Her insanı birey olarak hissettirerek gerçek potansiyelini açığa çıkartacak savaşçı bir ruh yaratır. Verdiğim tanım ve örneklerden getirmek istediğim anlam, Amerika kendi gücünü daha güçlü olabilmek için tüketmeliydi. Bu sayede daha da güçlenecek ve sürekli rakiplerinden bir adım önde hareket edebilecekti. Sonuçta, en güçlü rakipler sırayla gücünü bir noktada kaybedecek ve Amerikanın dayattığı ekonomik çerçeve içerisinde kontrol altına alınabilecekti. Bu sayede ne olacaktı: sonuç çok basit… Bir insanın en büyük düşmanı, hatta size şeytan olarak tanıtmamda sakınca yok… Korkumuz; gelecek kaygısı ve Amerikanın pozisyonunda olan bir ülkenin (birleşik devlet; ekonomik çerçeve ile birleştirilmiş eyaletler topluluğu, oldukça çeşitli nüfus…) parçalanması demekti. Amerikanın korkusu nedir? Bana kalırsa temel korkusu ekonomidir. Amerika ekonomik çıkar ve birleşmeden doğacak güç üzerine kurulmuş bir devlettir. Amerika toprakları kızılderelilere aittir. Dolayısıyla, Amerikada yaşıyan insanların vatan, toprak, ve kimlik bütünlükleri zor zamanlar geldiğinde unutulacak, insanlar kökenlerini hatırlayacaktır.

Amerika elinde olan tek güç ile ekonomi temelli bir düzenek kurdu. Bu düzenek sayesinde birçok gelişmemiş ülkeye hizmet ve ürün götürerek önemli endüstri kaynaklarını ele geçirecekti. Böylelikle küresel bir güç kazanmış olacaktı. Amerikan hükümetinin elinde hiçbir zaman insanları soyut bir temele oturtabilecekleri kavram oluşamadı. Çünkü birçok milletin bir arada yaşadığı bir ülkeydi. Amerika, çok uluslu yapısını ve eski eyalet geçmişindeki süreçlere ait tecrübelerini iyi kullandı, ve küresel ekonomik altyapı oluşumlarına hep öncülük etti. Çünkü, hükümet, politikanın ve gücün dünya çapında nasıl kontrol edilebileceğini uluslar arası lugatta bulmuştu.

Kesin İnançlılar kitabında Eric Hoffer benzer bir noktaya değinerek, kitabında kesin inanç oluşturmak ve etkili bir liderin kesin inanç oluşturarak neler yapabildiğini anlatıyor. Kitabındaki düşünceleri kısaca özetleyecek olursam: güçlü insanlar değişmek istemezler(Amerika). Başkalarına ayak uydurmak onlar için yenilik ve mevcut rahat durumlarını rahatsız edecek belirsizlik demektir. Dolayısıyla, güçlü insanlar gücü ellerinde tutmak için savaşırlar Güçlendikçe korkularını yenecek ve merkezi bir kontrol oluşturabileceklerdir. Güçlüler, kendi fikirlerini büyütmek için en fakirler ve suçluları kullanırlar. Fakirlerin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Zaten mevcut durumunda sadece şimdiki zamanı düşünebiliyordur.(Gelişmemiş ülkeler…) Diğer yandan suçlu kimseler ve geçmiş kimliğinden kurtularak güçlü bir kimlik isteyenler de fikirlerini direten ve onlara yeni kimlik sunan güçlü insanların inançlarına, bir insanın boğulmak üzere can simidine atladığı gibi atlarlar. Çünkü, onlar geçmiştedirler. Hayatları boyunca kendi berbat kimlikleri yüzünden ezilmiştirler.(Küreselleşmeyle gelen muhteşem, bireysel kimlik… SSCBnin F.Rusya ile dünya ekonomisine pazarını açmasıyla, global kimliği hızla benimseyen Rus vatandaşları...) Oysa ki şimdi güçlülerin sunduğu yeni kimlikle yeniden doğabilecektirler. Son olarak eskiden güçlü olup, bir takım olaylar sonrası tüm gücünü kaybetmiş olanlar; bunlar tek bir umut tohumuyla bile sizin inanç birliğinize katılabilecektir. Locus of controlden konuyu nerelere getirdim… Kitabın oldukça dışında gibi duruyor olabilirim, bir örnek vererek kitap ve Amerikanın ET stratejisi konusu ile bağları pekiştirmek istiyorum. Başlangıç kısmında, ana karakter işe alınırken ki süreçte ele alınan özellikleri, dolayısıyla, tercih edilmesinin sebepleri, tamamen şirketin uluslar arası işlerini hangi amaçlar içinde yürüttüğünü anlatıyor. Ek olarak,  yazarında bahsettiği gibi MAIN grubu tam bir maço –şirket, kitapta aynen bu şekilde tarif ediliyor.- (yani hofstede göre : masculinity: maddiyat:para, güç:petrolü ele geçirmek, ve borçlu durumda bıraktırmak, rekabetçi; dediğim dedik gibi sıfatlar üzerine kuruludur.) şirket idi. Bu cümleyi okuduktan sonra aklıma hofstede ve bahsettiğim merkezi kontrol isteği geldi… Nitekim, yazarın Endonezya’da yaptığı iş sırasında, projeyi sekteye uğratacak her türlü faaliyet şirket ve Amerika tarafından etkisiz hale getiriliyor. Yani maskülen güç odaklı yapı devam ediyor ve bu şirketler şirket olmaktan çok ortak misyon için faaliyet gösteriyor. Tek umursadıkları şey ortak çıkar: güç uğruna odaklaşmış merkezi bir organın dediklerini yerine getirmek.

İnsanları etkilemek ve kesin inançlar oluşturma sanatını tarih boyunca birçok lider sergiledi. Bunlardan en büyüğü Amerikanın dünyaca sergilediği ve çabaladığı merkezi kontrol sistemidir. Herkesin onayladığı, güçlülerin arasında yer bulabileceği, dünyaca kimlik kazanacağı, kendi potansiyelini daha iyi sergileyebileceği bir sıfat kazanmak için birçok devlet bir dizi anlaşma ile küresel sisteme adını yazdırdı. Artık kim ne yaparsa yapsın, bu çarklar Amerika ya da bir başka bir ülke için dönecek gibi gözüküyor. Son olarak kitap içerisinde yer alan ekonomik tetikçi John Parker’ın yakınma listesini değerlendirmeme eklemek istiyorum. Kitap içerisinde yer alan içeriği iyi biçimde açıklayabilecek bir kısımdır. Aynı zamanda da analizler sayesinde çıkarımlar(insight) yapmayı sağlayan bir kesit.

Bir yakınma listesi:

Yazım tarihi: 2010
A.B.D şirketokrasisinin; ticari şirketler uluslar arası faaliyetlerinin zararlarını ortaya koymak için, bizzat bu işi yapan bir E.T. (ekonomik tetikçi) tarafından açıklanmış bir listedir.

·         Dünya nüfusunun yarıdan fazlası 2 dolarlık gündelik gelirle yaşamda kalmak zorundadır ki, bu o insanların otuz yıl önceki geliriyle aynıdır.

·         İki milyondan fazla insan yaşamı kolaylaştıracak temel olgulardan; elektrikten, temiz sudan, sağlık hizmetlerinden, tapuyla belgelenmiş mülkiyetten, polis ve itfaye güvencesinden yararlanamadan yaşamaktadır.

·         Birleşik Devletler Kongresi Ortak Ekonomik Komite’nin yaptığı çalışmaya göre, Dünya Bankası’nın sponsorluk ettiği projelerin %55 ile %60’ı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

·         Üçüncü Dünya borçlarını yönetmenin maliyeti, tüm üçüncü dünya ülkelerinin sağlık ya da eğitim harcamalarından fazladır ve bu ülkelerin her yıl aldığı dış yardımın iki mislidir. Bu borçların silineceğine dair yakın zamanda edilen asılsız laflar bir yana, üçüncü dünya borçları her yıl artmaktadır ve 3 trilyon dolara ulaşmıştır.

·         Bu cesaretlendirici bir rakam değildir. 1996’da yapılan borç silme görüşmeleri sırasında G7 ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası, Ağır Borçlanma Altındaki Yoksul Ülkeler’in borçlarının %80’e varan oranlarda silinecepini duyurmuştur, ama 1996 ile 1999 arasında bu ülkelerden yapılan tahsilatın toplamı %25 artarak 88.6 trilyon dolardan 114.4 trilyon dolara çıkmıştır.

·         Gelişmekte olan ülkelerin ticaret açığı 1970’lerde bir milyar dolar mertebelerindeyken, yeni milenyumun başında 11 milyar dolarlık bütçe açığına ulaşmıştır ve büyümeye devam etmektedir.

·         Üçüncü Dünya ülkelerinin zenginliklerine sahip olma yönelişi, 1970’lerdeki büyük altyapı gelişimi ve 1990’lardaki özelleştirme dalgasından sonra öncekinden çok daha fazla yoğunlaşmıştır. Birçok ülkede en tepede yer alan ve toplumun %1’ini teşkil eden aileler, özel mülkiyetin %90’dan fazlasını elinde tutmaktadır.

·         Ulusaşırı ticari kuruluşlar gelişmekte olan ülkelerin üretim ve ticaretinin büyük kısmını denetimi altına almıştır. Örneğin, dünya kahve ticaretinin %40’ı sadece dört şirket tarafından yapılırken, dünya ölçeğinde market satışlarının üçte birini otuz süpermarket zinciri elinde tutar. Bir avuç petrol ve başka yer altı kaynakları üreticisi sadece piyasaları denetim altında bulundurmakla kalmaz, bu kaynaklara sahip ülkelerin hükümetlerine de el atar.

·         ExxonMonil 2006’nın ikinci çeyreği için 10.4 milyar dolarlık rekor kar açıkladığı zaman ticari hırs kavramının altı bir kez daha çizilmiştir. Bir A.B.D. firması tarafından o zamane dek açıklanan en yüksek kar, Exxon’un 2005’in dördüncü çeyreğine yaptığı 10.7 milyar dolarlık kardı. Sözü edilen iki dönemde de yükselen petrol fiyatları dünyanın yoksul halklarının büyük sıkıntılar çekmesine neden olmuştur. Petrol şirketleri vergi indirimleri, ticaret anlaşmaları ve kendi çıkarlarına çalışan uluslararası çevre ve iş yasaları aracılığıyla önemli destek almaktadır.

·         A.B.D. şirketlerinin ödenen toplam federal vergiler içindeki payı %10’dan azdır ki, bu oran 2001’de %20’nin, II. Dünya Savaşı sırasında %50’nin üstündeydi. Amerika’nın en büyük ve karlılığı en yüksek şirketlerinin üçte biri yeni milenyumun ilk yıllarının en az üçünde sıfır verdi ödemiştir. A.B.D şirketleri 2002 yılında İrlanda, Bermuda, Lüksemburg ve Singapur gibi vergisiz fon sığınaklarında 149 milyar dolarlık hesap açtırmıştır.

·         Dünya yüzündeki en büyük 100 ekonomik faaliyetten 51’i ticari kuruluştur ve bunların 47’si A.B.D temellidir.

·         Her gün en az 34.000 beş yaş altı çocuk açlık ya da önlenebilecek hastalıklar nedeniyle ölmektedir.

·         Birleşik devletler ve Washington’un demokrasi olarak yutturmaya çalıştığı kimi ülkeler birçok antidemokratik karakteristikler sergiler: Medya büyük ticari oluşumlar ve devlet tarafından manipüle edilir; politikacılar varlıklı kampanya destekçileri bulur; kapalı kapılar ardında seçmenin kilit konumundaki meseleler konusunda bilgilenmemesini sağlayacak politikalar yapılır.

·         Kara mayınlarının yasaklanması için hazırlanan uluslararası anlaşma Birleşmiş Milletler’de 142’ye sıfır oyla kabul edilirken, A.B.D. çekimser kamıştır; aynı A.B.D. 1989 tarihli Çocuk Hakları Konvansiyonu’na, Uluslararası Biyolojik Silahlar Konvansiyonu’na, Kyoto Protokolü’ne ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulması protokolüne imza atmamıştır.

·         2006 yılında askeri harcamalar yeni bir rekor kırarak küresel ölçekte 1.1 trilyon dolara ulaşmıştır. Söz konusu rakamın yaklaşık yarısı A.B.D.’ye aittir ki, bu da Amerikalı her erkek , kadın ve çocuk başına ortalama 1600 dolar yapar.

·         Birleşik devletler, Dünya Basın Özgürlüğü listesinde (2002’de 17. sıradayken) 2006 yılında 53. Sıraya yerleşmiştir ve gazetecilerin hapsedilmesi, yıldırılması nedeniyle Sınır Tanımayan Muhabirler ve öteki STÖ’ler tarafından çok sert biçimde eleştirilir.

·         A.B.D. ulusal borcu (yani Birleşik Devletler federal hükümetinin, ülkenin borçlanma enstrümanlarını elinde tutan kredi kaynaklarına borçlu olduğu para) dünya yüzündeki en büyük borçtur ve 2006 yılı Ağustos’unda 8.5 trilyon, başka deyişle yurttaş başına 28.500 dolara ulaşmıştır; her gün 1.7 milyar dolar artmaktadır. Söz konusu borcun büyük bölümü Japonya, Çin ve AB üyesi ülkelerin merkez bankalarındadır ve bu da bizi onlara karşı çok nazik bir konuma yerleştirmiştir.

·         A.B.D. dış borçlanması ( yani ülke dışı unsurlara döviz, mal ya da hizmet olarak ödenebilecek kamu ve özel sektör borçları toplamı) da dünyada en büyüktür ve 2005 yılında 9 trilyon dolar olarak tahmin edilmiştir. (Vurgulanması önemli bir nokta: Washington başka ülkelerin ulusal ve dış borçlarını şirketokrasinin dayatmalarına boyun eğmelerini, ekonomik yaptırımlar koymalarını ve IMF’nin empoze ettiği şartlara uymalarını sağlamak için silah olarak kullanılır; ama dünya üzerindeki en büyük borçlu unsur kendisidir.)

“ 
Bir E.T.'nin İtirafları 2 'den alıntıdır.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Osmanlı tarihi, toplum ve ekonomi üzerine

Vücut Geliştirme Hareketleri: göstermeli anlatım

McDonald's ın vizyonu